Bundan yıllar önce Tecde’nin tüm evleri kerpiçten, damları toprak ve çatısızdı.

O zamanlar klima nedir bilinmiyor, vantilatörler henüz evlerde kullanılmıyordu. Zaten bunları çalıştıracak elektrik de yoktu. Gaz lambasının solgun ışığı aydınlatmaya çalışırdı Tecde gecelerinin karanlığını. 

Tecde gölüne kurulmuş olan bir Hidro Elektrik santrali vardı. Orada üretilen elektrik yalnız Malatya Mensucat Fabrikasına veriliyor, dokuma tezgâhlarını çalıştırıyordu. Küçükken bu santralin içini, Mensucat Fabrikasında çalışan babamla birlikte görmüştüm. Santralin bekçisi bizi gezdirmişti. Göl suyu çok büyük borularla aşağıya iniyor, hızla gelen su türbini döndürüyordu. Türbinden çıkan su da dereye karışıyor, Alibey ve Samanlı sokakları boyunca evlerin önündeki arıktan akarak bahçeleri suluyordu.

Teknolojinin serinleten konforu henüz halkın yaşamına girmemişken, sıcak yaz gecelerinde serin ve rahat bir uyku için damlar tercih edilirdi. Damda yatmak bir gelenek, bir kültür, yaz gecelerinin bir tutkusuydu. Her ne kadar evler bahçe içinde olsa da, güneşin yakıcı ışınları akşama kadar evlerin içini fırına çevirir, içerilerde yatılmaz olurdu. Tek çare yaylaya çıkar gibi dama çıkmak olurdu. Bunun için dam hazırlanır, süpürülür ve gerekirse yaz başında perdah yapılırdı.

            Çullar, yaygılar serilir, üzerine yatak-yorgan-yastık konur, cibinlik gerilir rahat bir uyku için ortam hazırlanırdı. Bazı damlara “Taht” yapılırdı. Yerden yüksekte, tahta divan gibi hazırlanan bu yerde yatmak daha konforlu olurdu. Bazı evlerin avlusundaki asma dama uzatılır, dalları-yaprakları çardak şeklinde damın üstünde gölgelik yapardı.

Damda yatmak çok güzel olurdu. Sırt üstü yatar ay ışığında gökyüzüne bakar, bazen bulutların peşine takılır, bazen de ayda gezinirdik. Ateşböceği gibi ışık veren yıldızları seyrederdik. Bazı yıldızlar vardı ki her gece aynı yerde durur, diğerlerinden daha parlak ışığıyla sanki bize göz kırpardı. Bir yıldızın kaydığını görsek üzülür, kayan her yıldızla bir yaşamın sona erdiğini düşünürdük. Hayallerimizle birlikte uykuya dalardık.

Hafif bir rüzgâr çıkınca, bahçe kenarlarına sıralanmış kavakların yapraklarından çıkan hışırtı, bize ninni gibi gelirdi. Sabaha karşı hava biraz serinlerdi. Hele birde horozlar ötmeye başlayınca çekerdik yorganı başımıza. Gün ışıyınca yatağımızı yorganımızı toplar, damın ortasına üst üste koyarak üzerin örter, uyku mahmurluğu ile ağaç merdivenlerin basamaklarına dikkatlice basarak aşağı iner, arık suyunda yüzümüzü yıkayıp, eyvanda hazırlanan kahvaltı sofrasına otururduk.

Hayatı boyunca hiç damda yatmamış olanlar, damdaki uykunun tadını, dam yaşamının güzelliğini bilmezler. Onlar için dam yaşamı sadece gazete haberlerinde gördükleri “Damdan düşme” olaylarından ibarettir.

 Günümüzde özellikle Güneydoğu Anadolu Bölgesinde yaz aylarında uyumak için damlara kurulan “Taht” geleneği devam etmektedir. Mardinli yönetmen Haydar Demirtaş tarafından “Mardin’de Dam” adıyla belgesel filme dönüştürülmüştür.

Anılarımızda kalan bu dam yaşamı Artık, Tecde’de evlerin çok katlı betonarme binalara dönüşmesi, bahçe içerisindeki evlerin yok olması, çatısız evlerin kalmaması gibi nedenlerle, bu güzel uykunun tadına da varan yok.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Yap Yeni Üyelik

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.