Ah Malatyam, doğup büyüdüğüm ve içinde doyasıya yaşayamadığım hasretini, kokusunu hep yüreğimde, içimde taşıdığım güzel Malatyam...
Düşünsenize, 1970’li yıllarda genç, ihtiyar herkesin en büyük hayali İstanbul’u bir defa da olsa görmekti. Biz eşyalarımızı kamyona yüklemiştik ve artık İstanbul’lu oluyorduk, sevinç çığlıkları atmamız gerekirken anneme bakıyorum gözleri yaşlı, babama bakıyorum gözleri yaşlı, hadi onlar yıllarını Malatya’ya vermiş diyelim, ablamlara, abimlere yani gençlere bakıyorum hepimiz ağlıyoruz. Büyük ablamın bir sözünü hiç aklımdan çıkaramıyorum; “Doğrumu yapıyoruz?” demişti, tam da yolu yarılamışken.
Güzel Malatyam seni içinde yaşarken de, senden çok uzaklarda yaşarken de hep bağrında sevgiyi, saygıyı, dostluğu, hoşgörüyü üreten, besleyen ve bu tür güzelliklere hep kucak açan, güzelliklerin ötesinde canlı bir varlık gibi düşlerim. En çok güzelliklerini burada bırakıp giderken senin için ailece döktüğümüz göz yaşlarımızı özlerim.
Doğduğum, büyüdüğüm ve büyürken de güzellikleriyle şekillendiğim güzel Malatyam, seni, güzelliklerini anlatmaya nereden başlasam bilemiyorum, aklıma yaşadığım o kadar çok şey geliyor ki bir başlasam sanırım roman yazmam gerekecek diyorum.
Bir gün, bayram arifesi, günlerden Cuma, tel kadayıf imal eden dükkanımız var, nasıl bir kuyruk, ucu nerede ise İnönü Heykeline kavuşacak. Babam hamura baktı, “Oğlum hamur yetmez biraz daha hamur yuğurun” dedi ve Cuma namazına gitti, bizde maça kaçacağız, hamur bitsin diye hummalı bir çalışma içerisine girdik. Neyse söylene söylene yuğurdu abim hamuru, babam cumadan geldi. Kuyruğa bir baktı, “Sıradan beş kişiye ancak yeter hamur, gerisi beklemesin” dedi. Müşteri şaşkın, biz şaşkın. Neyse o beş kişide gittikten sonra. “Baba yuğurttun bize şimdi dökecek misin bu kadar hamuru” dediğimizde bize, “Aşağıdaki kadayıfçı daha siftah yapmamış oğlum, bu bize yeter de artar çok şükür iyi kazandık” demişti.
En çok da bunları özledim. Satmak için kiralanan ve çok para etmeyen kaysı bahçesine girdiğimiz de en iyi ağacın konu komşu akrabaya ayrıldığını görmeyi özledim.
Mahalle maçında bağcıklı topun bağcıklarının sökülerek kale direğinin doksanına takılmasını, her direğe girip çıkışın da bir gol sayılmasını özledim.
Bitişik komşumuz sessiz sakin, adam gibi adam Vahap amcanın Malatyaspor maçında yanına oturmayı ve o sakin sessiz adamın özel küfürlerini duymayı özledim (dilerim yaşıyordur)... Özledim işte hırniğimi koluma sürmeyi, sürerken de birisi görecek diye utanmayı bilem özledim. Yani anlayacağınız suya hasret toprağın yağmuru özlediği gibi, yazın en sıcak gününde kana kana su içer gibi eski Malatyamızı özledim.
Şimdilerde ki Malatyamı görmek bir tarafa düşünmek, düşlemek bile istemiyorum... Teknolojiye kurban gitmiş, dejenere olmuş, parası bol, cebi kabarık son model arabaya binen ama hırniğini koluna silerken utanmayacak kadar cahil, öz değerimiz olan insanlıktan nasibini almamış sevgisiz, saygısız, hoşgörüsüz, insanları düşünüyorum, bir de bunlardan Malatyamın nasibini almış olduğunu görüyorum içim acıyor. Ne acı ki sessizce buna göz yuman sessizliğe çığlık atıyorum.
Dergimize ve bu yazımı okuyan tüm kardeşlerime İstanbul’un Kadıköyü’nden en içten en sıcak selamlarımı sevgilerimi sunuyorum...
Hoşcakalın ve bizimle kalın...
Yıllar sonra da olsa hatırlanarak İstanbul’dan Malatyamızda yaşadıklarımı düşleme ve yazma şansı veren dergimize ve güzel yürekli sahibine canı gönülden teşekkürler ediyorum.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Yap Yeni Üyelik

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.