SUSKUNLUKLARIYLA ÜNLÜ BİR YAZAR: SEVİM BURAK

Yazarlığı mı daha eskiydi, terziliği mi?
Ortaokuldan sonra hayata atılıp bir terzihane, giysi satan bir dükkân açtığı, yaşamöyküsünde yer alır. Yazarlığa da 1950 yılında, henüz on dokuz yaşındayken başladığı bilinir. İlk hikâyeleri “Ulus”, “Yeni İstanbul”, “Milliyet” gazetelerinde yayımlandıktan sonra; ilk kitabı “Yanık Saraylar”ın ortaya çıkması için aradan on beş yıl geçmesini beklemiştir: 1965.
Sonrası yine bir suskunluk dönemi...
Ben edebiyat dünyasının kapısını araladığım yetmişli yıllarda adından hep övgüyle söz edilirdi; gelgelelim ne kitabını, ne de kendini görmek mümkündü! Özellikle Selim İleri, büyük bir hayranlıkla bu kitaptan söz eder, yere yurda kondurmaz; kitapçı raflarından nicedir eksilmiş olan Yanık Saraylar’ı büsbütün merak ettirirdi.
Yazarsa yine bir suskunluk dönemine girmiş olmalıydı. Söylence kitabı okuyabilmemiz için 1980’leri beklememiz gerekiyormuş.
Aziz insan Memet Fuat ağabey bir gün sarı bir zarf içine konmuş bu kitabı okumam için verdiğinde, takvimler 1981’i gösteriyordu. Her zamanki şakacılığıyla, “Oku bakalım, nasıl bulacaksın?” dedi. Uzun zamandır piyasada bulunmayan kitabı yeniden okurlarla buluşturmak üzere yayımlamak istiyordu.
Hemen okumaya başladım... Dil ve yazım kuralları konusundaki özensizliğini gölgede bırakacak ölçüde incelikli bir yazarla karşı karşıyaydım. Hikâyelerde, ancak “gurme okur”un tat alabileceği gizlenmiş bir lezzet vardı. Bu izlenimimi Memet Fuat’a söylediğimde sevindi, adeta yüzü aydınlandı. Seçtiği yazarın beğenilmesi hangi editörü sevindirmez ki?
Metinle ilgili kimi sorunları kendisine sormak üzere telefonla arayıp yayınevine çağırdım. Böylece kendisiyle de tanışma şansım oldu... Tanıdığım hatun yazarlara benzemiyordu. Abartılı makyajı ve süslü giyim kuşamı seven bir kadındı. Yazdığı yapıtları düzeltecek zamanının olmadığını, bu işler için bir sekretere gereksinim duyduğunu belirtiyordu. Ortak arkadaşımız Selim İleri’nin de kendisine bu konuda hiç yardımcı olmadığından yakınıyordu.
Bu görüşmeden birkaç gün sonra da telefon edecek, kitaplarını yayımlayan Adam Yayıncılık’ın ona bir sekreter tutup tutamayacağını soracaktı.
Kitabının yayımlanmasından iki yıl sonra, yine böyle bir Aralık ayının son gününde Sevim Burak sonsuz bir suskunluğa bürünecekti!

ÇOCUKLUĞUNUN TOZLU ARSALARINDA TOP KOŞTURURKEN FUTBOLCU OLMA
DÜŞLERİ KURUYORDU
Kapkara, solukça, zayıf, kirpi saçlı bir çocuktu. Güldü mü, gözleri kedi gözü gibi çizgi halinde yumulurdu.
1934 yılında Adana’da doğmuş; çocukluğu, İkinci Dünya Savaşı’nın yokluklar dönemine denk gelmişti. Çocuklarına don dikecek bez bulmakta zorlanın annesi, eskimiş giysilere yama yapardı boyuna.
Babası, kirpi saçlı oğlunu elinden tutup berbere götürüyordu sık sık.
Saçları bir türlü yatmaz, geceleri başına çorap geçirirdi. Sabahleyin çorabı başından çıkardığında yine ok gibi fırlardı kıllar!
Berber, Saat Kulesi’nin oradaydı. Oğlunu berbere bırakıp kendi kahveye giderdi adam. Babasına içlenirdi bu yüzden. Kendi gidip kahvede çay ya da gazoz içerken, oğlunu götürmüyordu! Oysa o da babasına özenir, onun gibi kahvede gazoz içmek isterdi hep.
Babası oldukça katıydı bu konuda: “Çocuklar kahveye gitmez!” der, kestirip atardı.
Dünyayı kasıp kavuran İkinci Dünya Savaşı bittiğinde, o henüz ilkokuldaydı.
Ortaokula gittiği yıllarda bile yokluk, pahalılık, açlık ve hastalıklar hâlâ varlığını sürdürüyordu!
Lise çağına geldiğinde, yerel yönetimin kent içinde doğru dürüst otobüs işletmesi yoktu. Aynı otobüs gün içinde değişik noktalara sefer yapıyordu.
Ailesi kentin doğusunda oturuyor, lise, kentin ta batı ucundaydı!
Bütün kenti bir uçtan bir uca adımlayarak gidip gelmek olanaksızdı.
O zaman annesiyle babası baş başa verip bu soruna bir çözüm aradı ve sevgili oğullarına bir bisiklet almaya karar verdiler!
Bir bisiklet yüz elli liraydı o zamanlar. Babasının aylığıysa yüz elliden biraz fazla...
Tabii önce bisiklet sürmesini öğrenmesi gerekiyordu.
Bin hevesle bisiklet kiralayıp, sürmesini bilen bir yakınlarından yardım alarak, düşe kalka, yara bere içinde kalarak sonunda Adana’nın caddelerine çıkabildi! Faytonlar, at arabaları, kamyonlar arasında kırmızı bisikletiyle geleceğe doğru pedallara asılıyordu çocuk!
İlkgençlik çağında, gelecek düşleri içinde futbolcu olmak vardı yalnızca.
O kara kuru haliyle Adana’nın tozlu topraklı arsalarında top koşturan delikanlı, günün birinde üst üste ödüller alan bir edebiyat adamı olacağını akından bile geçmiyordu!
Altmışlı yıllarda İstanbul’un ünlü bir mimarıydı. Anıtlar Yüksek Kurulu üyeliği, Mimarlar Odası Başkanlığı yaptı.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Güngör - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Yeni Malatya Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Yeni Malatya Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Yeni Malatya Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Yeni Malatya Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket CHP Akçadağ'da kimi aday göstermeli?