Çocukluk anılarımızın içinde olanca tazeliğiyle duran Yeni Cami ya da halkın dilindeki adıyla “Teze Cami”, bu kutsal tapınak, öyle anlaşılıyor ki, bugün gözü doymaz muhterislerin iştahını kamçılayan bir yer halinde! Okuduğumuz Fırat İlkokulu’nun kapısı ile Teze Cami’nin kuzey kapısı bakışırdı. Bu kapıların önündeki cadde, günün her saatinde hareketliydi. Faytonlar, at arabaları, taksiler, dolmuşlar, motosikletler, bisikletler akıp dururdu boyuna... Bir o kadar da gelip geçen insanlar... Dahası, İtfaiye garajının hemen önü... Caminin alçacık duvarının üzerine tezgâh açmış seyyar satıcılar, esansçılar, halk hikâyeleri, dini menkıbeler satan seyyar kitapçı, “otuz iki kısım, teklimi birden” diyerek slayt gösterisine çağıran seyyar sinemacı, Kâbe resmini gösterip hacca gitmiş kadar sevap kazandıran uyanık… Tespihçiler, ağızlıkçılar hiç eksik olmazdı. Birkaç adım ötede, Caminin doğu kapısı yanındaki su fotoğrafçıları... Koca çınarların gölgelediği caminin avlusu da sessiz canlılık içindeydi. Heybesi omzunda dinlenen köylüler, abdest alıp namaza yetişmeye çalışan halktan insanlar, namaz takkesi ve tespih satanlar… Bakımını itfaiyecilerin üstlendiği, kanadı kırıldığı için göç katarlarının ardında kalakalmış insancıl leylekler… Aptes bozup aptes tazeleyenler… Gün yirmi dört saat patır patır dökülen, buz gibi soğuk kaynak suyunu zincire bağlı kalaylı tasla içen susamışlar… Cami avlusunun batıya bakan yanını boydan boya çevreleyen alçacık duvar önünde sıralanmış müşteri bekleyen çift atlı, tek atlı faytonlar… Yem torbası boynunda arpa- saman yiyen sabırlı atlar… Kuyruklarını sağa sola kamçı gibi sallayarak sinekleri kovarlar. Fırat İlkokulu dağılınca, bütün bu görüntü içinde sessiz adımlarla cami avlusunu bir boydan bir boya geçer, Demirci Pazarı önünden ya da Şire Pazarı içinden vurur, merhum pederimin dükkânına ulaşırdım her gün… Teze Cami, biz Malatya halkının gündelik yaşamının bir parçasıydı. Sessiz, gölgeli, serin, huşu içinde… Hem hayatımızın merkezinde, hem de kimselerin hayatına karışmadan, olanca kutsallığı ve ağırbaşlılığıyla varlığını sürdürürdü. Gündelik yaşamda olduğu kadar bayram sevinçlerinde de, cenaze acılarında da Malatyalının bir sığınağıydı bu cami. Derler ki, ilk yapıldığında bu tapınağın adı Hacı Yusuf Camii’ydi. Yapıldığı yıl 1843. Hacı Yusuf, yaptırdığı camiye kendi adını vermiş. İlk yapıldığında ahşap bir camiymiş. Dönem, Eskimalatya’dan Aspuzu’ya göçlerin yoğunlaştığı bir dönem… Kendisi daha sonra Malatya’yı terk edip Şam’e yerleşmiş… Anlatıldığına göre Hacı Yusuf’un mezarı, Şam’daki Emevi Camii’nin hazeresinde bulunmaktadır halen. 3 Mart 1894’te Malatya’da büyük bir deprem meydana gelir. Bu depremde Hacı Yusuf Camii de zarar görür. Yalnızca minaresi ayakta kalır. Yıkılan cami yeniden yapılmak üzere temel kazılır. Bu temel kazılırken büyük bir su kaynağı ortaya çıkar. Kaynayan su temele zarar vermesin diye baskılanır: Ardıç ağacından kazıklar kaçılır. Ardı sıra lögün denen bir harç dükülür ki, kireç, yumurta, kıl, lif ve kırmızı topraktan oluşur bu malzeme. Caminin taşları, Şehirgösteren’in orada bir ocaktan getirilir. Miladi takvimler 1909 yılını gösterdiğinde Yeni Cami çatı düzeyine kadar yükselir. Doğu’da Ruslarla Savaş yaşandığı için yoksulluklar, göçler, kırımlar, salgın hastalıklar beraberinde gelmiş, caminin yapımını geciktirmiştir. Aspuzu’nun ileri gelenlerinden Adil Özelçi adlı hemşerimiz bir şiir yazıp camiye asarak durumu elveren Malatyalıları yardıma çağırmıştır. Caminin mimberini yapan Mardik Usta’nin ücreti, Atmalıoğlu ailesine mensup emekli bir binbaşı tarafından ödendiği kayıtlardadır. Yine bir sava göre, Enver Paşa bir Cuma günü atıyla camiye kadar gelip namaz kılmıştır. (Doğru olabilir, çünkü o tarihlerde Enver Paşa birkaç gün Malatya’da bulunmuştu. NG.) [Kaynak: Adnan Işık, MALATYA 1830-1919.] Bizim anılarımızdaki Teze Cami’nin avlusunda, suyu sürekli akan bir havuz, o havuzun çevresinde bir bölük güvercin vardı ki, Malatya halkı o güvercinleri pek sever, buğday ya da ekmek kırıntılarıyla beslerdi onları. Tanrı evinin bir parçası gibi görünürdü kuşlar insanımıza. Kutsal varlıklardı. Güvercinlerin yanı sıra da leylekler olurdu. Leylekleri beslemekle görevli itfaiye erleri, kasap dükkânlarını dolaşarak, ciğerlerin üzerindeki yemek borularını toplayıp götürürlerdi. Yılanı andıran yemek boruları, leylekleri pek heyecanlandırır, kırık kanatlarını açarak koşarlardı kapışmak için… Öğlen vakti gelip de minareden kente yayılan ezan sesi işitildiğinde, inançlı esnaf dükkânını bırakıp namaza koşardı. Her inançtan insan vardı Malatya Çarşısı’nda. Sünniler, Aleviler, Hıristiyanlar… Kimse kimsenin inancına karışmaz, hiç kimse hiç kimseye imada bile bulunmazdı bu konuda. Kaç kez tanık oldum: Okuldan çıkıp dükkânımıza geldiğimde, babam dükkânda olmaz, onun yerine Alevi bir arkadaşı bulunurdu. Geçerken dükkânı boş görünce, babamın camiye gitmiş olacağını düşünerek bekliyordu adam! İnceliğe, düşünceye, anlayışa, dayanışmaya bakar mısınız! Bizler böyle insanların arasında yetiştik. Teze Cami, kuşaklar boyunca Malatyalıların anılarında yer aldı. Her Malatyalı caminin kaynak sularından içmiştir. Her Malatyalı, caminin ön cephesini süsleyen musluklardan elini yüzünü yıkamıştır. Köyden kente inen her köylü, caminin serin gölgesinde dinlenmiştir. Malatya’da yetişen her çocuk, havuz çevresinde kanat çırpan kumrulara cebinde getirdiği ekmek kırıntılarını atmanın mutluluğunu yaşamıştır. Bunca zamandan sonra bir de öğreniyoruz ki, Vakıflar İdaresi, hiç gereği yokken Teze Cami’nin çehresini, görüntüsünü, mimari özelliğini adeta tahrip edercesine “değiştirmek” istiyor! Bu değiştirme girişimi, mimari anlamda bir düzeltme mi? Hayır! Bir gereksinim mi? Hayır! Bu, olsa olsa, yandaş müteahhitlere iş yaratma amacı taşıyor olabilir! Anılarımızı süsleyen güzelim Cami’nin tahribatını göze alma pahasına iş icat etmedir! Bizler, memleketinin otantik, yerel ve güzel özelliklerine sıkı sıkıya bağlı Malatyalılar olarak bu türden değiştirme, başkalaştırma, yozlaştırma girişimlerini üzüntüyle karşılıyor ve şiddetle kınıyoruz! Öfkeliyiz! Bu öfke içinde Teze Cami’ye uzanan eller kırılsın diyoruz!