Bu bilgileri neden aldığımı anımsamıyorum. Dosyalardan birinden çıktı. Paylaşmak istedim. EDGAR ALAN POE: Karanlık korkusu, hafıza kaybı ve halüsinasyonlar yaşardı. HEMINGWAY: Depresyonlar, intihar tutkusu, herkesi kendine düşman görme. İntiharla yaşama veda etti... KAFKA: Nevroz hali, periyodik olmayan sinir krizleri, uyku düzensizliği, korku, ilgisizlik, durup dururken ağlama krizleri, psikosomatik bozukluklar yaşardı. J.J.ROUSSEAU: Sürekli takip edildiğini sanıyordu. GOGOL: Şizofrendi; vücudundaki organların yer değiştirdiğini ileri sürerdi. Yazdıklarının bazılarını yaktı; çünkü bunların şeytan işi olduğuna inanıyordu. NIETCHE: Şizofrendi. Kendi idrarını içerdi. Garip esler çıkarır, yerde uyurdu. Keçi gibi zıplardı. Sol omuzu önde yürürdü. BEETHOVEN: Uzun süre kendini dış dünyaya kapatırdı. Otuzundan sonra sağır oldu. En güzel yapıtlarını ve 9. Senfoniyi bu sağır döneminde besteledi. PROUST: Bütün pencereleri karanlığa batarcasına bezlerle kapatırdı. Bunu, hasta olabilirim korkusuyla yapıyordu. YESENİN: İçkiye düşkündü. Gittiği meyhanelerde, ortalığı dağıtırdı. Akıl hastanesine kapatıldı. Bir otelde bileklerini kesti. Kanıyla “intihar yeni bir şey değildir” diye Mayakovski’ye yazdı. Başka bir otelde, kendini astı. Kremlin tarafından, bütün yapıtları yasaklandı, hatta cenaze töreni yaptırılmadı. MAYAKOVSKİ: Yeseni’nin intiharını eleştirdi, ama kendi de bileklerini keserek yaşamını sonlandırdı. Onun için de cenaze töreni yaptırılmadı. VIRGINIA WOOLF: Kapalı bir dünyası vardı. Lezbiyen olduğu ileri sürülür... Yazdıklarının kimi ölümden söz eder... Bir sabah Tahmis’in sularına kendini bıraktı. H.V. KLEIST: Önce sevgilisinin, sonra kendi yaşamını tabancayla sonlandırdı. DOSTOYEVSKİ: Yalnızlık psikozu. Epilepsi nöbetleri. Bu halleri, bazı yapıtlarında yansıtır. Yazma süreçlerinde vahiy gelir gibi buram buram terlerdi. Ardından da bayıldığı rivayet edilir.

KURTULUŞ SAVAŞI ŞARKILARIYLA BÜYÜYEN ÇOCUK

 Kalabalık bir aile içinde, bir sabah vakti uyanır gibi yeryüzüne gözlerini açtığında, takvimler 1920 yılını gösteriyordu. İstanbul bahar içindeydi. Aylardan Nisan... Nisan’ın yedinci günü... Doğduğu ahşap ev Beşiktaş’taydı. Akaretler’den Maçka’ya çıkan yolun sol yanında... Doğduğu günü, mor mürekkepli bir yazıyla, eniştesi not düşüyordu bir deftere. Harbiye Nezaretinde çalışan babası Selahattin Bey, oğlunun doğumundan bir süre sonra, o günkü İstanbul’da hüküm süren verem hastalığından ölünce, annesi oğulcuğunu alıp kız kardeşinin evine yerleşti. Teyzesiyle eniştesinin çocukları olmuyordu. O nedenle, teyzesi onu kendi oğlu gibi benimsedi, ona ikinci anne oldu. Çocuğun büyüme çağında ona yoksulluk ve yoksunluk duygusu yaşatılmaması için özen gösteriliyordu. Özellikle babasının yokluğunu duyurmamaya çalışıyordu ailesi. Çocukluğunu adeta bir oyuncak dünyasına çeviriyorlardı. Teyzesinin kocası akşamları evine dönerken elinde oyuncakla gelmeyi pek seviyordu. Çocukluğunun unutamadığı sesleri ve kokuları vardı ki, yaşamı boyunca zaman zaman onları duyumsayacaktı. Unutamadığı sesler, Kurutuş Savaşı için söylenen şarkılardı. Burnunu terk etmeyen kokuların biri, ilkokula giderken giydiği şayak kokusuyla yazı yazdığı mürekkebin kokusuydu. Kitaplara karşı ilgisiyse, ruhsal sorunlar yaşayan büyük dayısına akşamları okuduğu romanlar aracılığında başlayıp gelişti. Dayısının ölümünden sonra da kitap okumayı sürdürdü. İlk şiiri yayımladığında henüz on sekiz yaşındaydı. Şiiri, tiyatro yapıtları, onu da hikâyeler izleyecekti... On sekizinde şairler arasında anılan delikanlının adı Sabahattin Kudret Aksal’dı.