En çok gerekli olan ama belki de en zor şeylerden biri bir marka yaratmaktır. Yaratılan bu markayı tescilli hale getirmek ise daha da büyük bir zorluğu ifade etmektedir. Yaptığınız işin büyüklüğü ve popülaritesine bağlı olarak, işlevsel bir ürün ortaya koyunca, markalaşmasının adımlarını atmış olursunuz. Yani bir bakıma ortaya çıkardığınız ürün tutulursa, bilinirliği artacak ve popüler olacaktır. Bu da onu marka yapacaktır. Bir şahıs, bir grup, bir topluluk, bir aile, bir okul ya da bir şehir de bilinir yani popüler ürün ortaya koyabilidği taktirde kendini üst klasmana yükseltme şansını bulacaktır. Bunun sayısı artınca da rekabet gücü yükselişe geçecektir. Son dönemlerde şehirlerde moda haline gelen “coğrafi tescilini aldık” gibi ifadeler bu tescil olayını basitleştirdiği gibi anlamsız kılan bir yoğunlukla insan zihnini bulandıran bir boyuta ulaşmıştır. Sizin kaç tane ürününüze uluslararası akredite olmuş kaç kurumdan tescil almışsınız? Ya da kaç tane ürüne tescil aldığınızdan daha çok bu ürünlerden kaç milyon dolar ihracat geliri elde etmişsiniz? Dahası AB tarafından tescil edilmiş kaç ürününüz var? En önemlisi de AB tescili almış ürününüzü koruyan hangi projelere imza attınız?

Bu hususları Malatya açısından düşünecek olursak, Malatya’da marka özelliği taşıyan neler var diye sormak isterim. Yani Malatya denilince akla gelProf.Dr. Mustafa TALAS en tescile ihtiyaç duymayan neler akla gelir? Öncelikle bağımlı ve bağımsız bütün değişkenler kayısı diyecektir. İşte bu popülaritesi dünya çapında kabul görmüş bir ürün olarak bizim birinci markamızdır. Bu markayı koruyan, kollayan, güçlendiren ve daha da tartışmasız kılan politik gelişmelerimiz ne durumda? Buna bakmalıyız. Kayısıdan sonra Malatya dendiğinde akla gelen İnönü ve Turgut Özal var. Bu iki ismi önce başbakan sonra da cumhurbaşkanı olarak gören Türkiye’ye ve Dünyaya Malatya olarak ne mesaj sunduk? Üniversiteler, caddeler ve mahallere adlarını verdik. Ama bu üniversiteleri bu iki büyük ismi yakışır bir marka yapabildik mi? Sıralamada bu üniversitelerimiz nerelerde? Proje üretmede nerede? Değer yaratmada nerede? Bunların önce Türkiye’de, sonra Avrupa’da ve nihayet dünyada rekabet eden eğitim kurumları olması bir zorunluluktur. Çünkü her iki isim de yönetimlerini dünyaya kabul ettirmiş şahsiyetlerdi. Bahanelerin arkasına sığınan bir vasıfları yoktu.

Birisi bütün dünayaya Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını kabul ettiren müzakerelere imza atan bir şahsiyet iken, diğeri Türkiye’yi içeriye hapsolmuş olmaktan kurtaran ve dışarıya açan insandı. Üniversitelerimiz de bu isimlere layık hale gelebilmelidir. Bunu istemek her Malatyalının hakkıdır. Üçüncü olarak karaciğer nakli ve Sayın Prof. Dr. Sezai Yılmaz Hoca bir marka olarak öne çıkıyor. Dünyada birinci olduğumuz kayısı ile dünyada ikinci olduğumuz Sezai Hoca öncülüğündeki karaciğer nakli de önemli bir marka tescilidir. Sezai Hoca’ya sormak lazım “sizi kendi memelekete bağlılığınız mı Malatya’da tuttu, yoksa yöneticiler ekstra bir performans mı sergiledi?”. Böyle bir marka için şimdiye kadar ön ayak olan ve hocanın işini kolaylaştıran her yönetici ve siyasetçiye teşekkür ederiz. Ancak Sezai Hoca’dan daha özel bir şekilde faydalanmanın başka yolları da olmalıdır. Bu yollar neler olabilir? Bunu düşünmek önce bu markadan hoca kadar istfade eden şahsiyetlere iş düşecektir. Orayı daha büyük bir eğitim üssüne dönüştürecek gelişimci projeler ihdas edilmelidir. Dördüncü olarak akla bu kadar öne çıkan ne markamız var diye sorulacak olursa, ne diyebiliriz? Erman Ilıcak, Ahmet Çalık, Mehmet Ali Aydınlar ve Mustafa Küçük diyebiliriz. Ancak bu dört isim de Malatya’ya Malatya’dan aldığından fazlasını vermiş denilebilir. Hiç bir şey vermeseler de, kimse bize hakkımızı verin deme lüksüne sahip değildir. Çünkü kazancını başka yerlerde büyütmüş ve oralara da borcu olan ve ismi marka olan şahsiyetlerdir.

Malatya’ya fazladan ilgi göstermeleri onlar ile muhatap olanların kapasitesine bağlı olarak şekillenecektir. Bir bakıma bu insanlara vizyon projelerle hem onlara hem de memlekete kazandıracak güçte planlamalar ile giden destek alabilir. İlgi alanına girmeyen, kamuoyu nezdinde sağlam olmayan ilişkilere sahip ve zaafları her şeyin önüne geçen insanlarla bu insanlara gidilip de bir şey istenmez. Kılı kırk yararak marka haline getirdikleri isimlerinin kimlerin yanına geldiğine o insanlar bir zahmet dikkat etsinler. Bu hususları anlamak lazımdır. Çok sayıda yemek, başka başka meyveler, sulak alanlar vs. gibi bizim bildiğimiz, övdüğümüz ama başkaca kimsenin fazla bilmediği; bilenlerin de umursamadığı zenginlikler de var diyebilirsiniz. Demek serbesttir. Ama bana düşen biz bunları ne kadar popüler yaptık ve kimlere tanıttık sorusunu sormaktır. Gastronomimiz anlı şanlı, şöyle güzel, böyle farklı ve özel diyoruz. Bunu kim duyuyor? Sadece bizden insanlara düzenlenen İstanbul fuarları, festivalleri ve günleri ile mi popüler olacak? Dünyaya sunumda neredeyiz? Bu ürünlerin hangisi ile ilgili bilinen bir marka yapmayı başarmışız? Kitleselleştirmede neredeyiz? Yaygınlaştırmada neredeyiz? Kayısı dışındaki meyvelerimiz nerelerde? Kiraz diyoruz. Sadece küçücük bir vadide tarımsal sayılamayacak kişisel tercihlere bağlı bir kaç ağaç ile üretilen üründen sektör ürünü olmasını beklemek ne kadar anlamlıdır? Bunu düşünenler Isparta, Tokat, Amasya, Mersin, Manisa’daki kiraz üretiminin boyutundan haberdar mı? Hatta Niğde’deki kadar kiraz üretebiliyor muyuz? Ben bunları merak ediyorum. Üzüm, ne kadar bizim dışımıza hitap edecek düzeyde? İhraç ürünü olma kapasitesi ne durumda? Sadece konuklarımzıa soframızda sunulan ve dışarıda değeri tam olarak ölçülemeyen ürün olarak neye cevap verebilir? Ceviz, elma, fasulye, nar, çilek bunların hepsinin durumu kiraz ve zümden farksızdır.

Hiçbiri kayısı gibi bizi bir numara yapacak özellikteki bir marka düzeyine sahip değildir. Türkiye’de duttan yapılan ürünle ünlenmiş olan Gümüşhane’nin kömesi için Gümüşhanelilerin dutu Malatya ve Elazığ’dan alıp işlediğini kaç kişi biliyor? Dut ile ilgili ürün çeşitliliği konusunda nerelerdeyiz? Daha farklı yeni ürünlerin çeşitliliği üzerine araştırma yapılıyor mu? Marka yaratmak ve bunu tescilli hale getirmenin yolu araştırma ve geliştirme yani ar-ge olarak bilinen özelliğinizin varlığına bağlıdır. Yani siz ihtimalleri sürekli araştırıp yenilik getirirseniz, fark yaratabilirsiniz. Başka türlü taklit yaparak, bir süre sonra patinaj ve sonunda tükenme yolunu seçersiniz. En sonunda da diyarınızı terketmek kaçınılmaz olur. Neden? Çünkü yeni nimetler yaratmazsanız, nimetlerin sınrılı olması paylaşmada sorun yaratacaktır. Artan nüfusun ihtiyacını karşılayamayınca, göç kaçınılmaz olur. Katma değer yaratan ürün ve markalaşmış ürün ortaya çıkaramamanız demek, nitelikli insangücünüzü kaybetmeniz demek olur.

Nitelikli nüfusu verir, niteliksiz işgücünü alırsınız. Bu durum da büyümedeki sürekliliği ortadan kaldırır. Sonuç olarak marka yaratma kapasiteniz şehrinizin gücünü anlatır. Siz ne kadar çok popüler ürün ortaya koyarsanız, o kadar çok istihdam, üretim ve refah düzeyi yüksek bir ortamı yaratmış olursunuz. Bir önemli ayrıntı da, sizden başkalarının tanıdığı ürününüz gerçek tescil demektir meselesidir. On dört ürün tescil ettirdim, yirmi dört ürün tescil ettirdim ifadeleri çok anlamlı değildir. Anlamlı olan hedef kitlenin bunun ne kadar farkında olduğudur. Başkalarının bilmediği özellik gizil güç olur. Oysa tescil isteyen gizlilik sevmez. Saygılarımla