Camii yolundaki Akpınar Çeşmesinde abdest alan ve atlarını sulayan birkaç faytoncu vardı. Çeşmenin yola sıçrayan sularına basmadan, bize en yakın olan Teze Camii’ye çabucak varmıştık. Ayakkabılarımızı kapıda çıkarıp elimize alarak içeri girmiş ve ayakkabı raflarına yan yana sıralamıştık. Benim yeni ayakkabım diğerlerinin arasında ışıl ışıl duruyordu.

Camii boş sayılırdı. Önde üç sıra cemaat oluşmuştu. Zaten her bayram namazı camiye geldiğimizde, en fazla iki üç sıra cemaat olurdu. Hemen yan yana dizilerek bizler de safa girdik. Gün ışıyıp namaz vaktinin gelmesine daha çok zaman vardı. Bize çok uzun gelen sıkıcı bir bekleyiş yine başlamıştı.

Duvardaki büyük saatin “tik tak” seslerini dinleyerek, yelkovanın ağır hareketini izleyerek, gözüm sallanan sarkacında öylece bakıp vakit geçirmeye çalışıyordum. Tavandan sarkan büyük avizenin üzerindeki küçük ampulleri de saymak oyalayıcı oluyordu.

Yarım saat sonra sabah ezanı okunmaya başlayınca cemaat artmış, arkamızda da saflar oluşmuş ve caminin yarıya yakın bölümü dolmuştu. Ezan sesiyle birlikte bir kıpırdanma, bir toparlanma başlamıştı. Kıldığımız dört rekat sabah namazı bizi biraz olsun oyalamıştı.

Camii kubbesindeki pencerelerin renkli camlarından günün ilk ışıkları süzülmeye başlayınca, duvarlardaki eski yazı tablolar daha iyi görünmeye başlamıştı.

Derken hoca, biraz yüksekçe olan ve üç basamaklı merdivenle çıkılan vaaz kürsüsüne ağır ağır çıkıp oturunca, bütün gözler ona çevrilmişti.

Vaaz dinlemek hoşumuza giderdi, hem hocadan birşeyler öğrenir hem de vakit daha çabuk geçerdi.

İslam’ın farzları, doğruluk, dürüstlük, komşuluk ilişkileri, büyüklere saygı, küçüklere sevgi, yalan söylememe, gibi konularda hocanın uzun uzun anlattıklarını dikkatle dinler bu öğütlerden kendimize pay çıkarırdık.

Zaman geçtikçe cemaat iyice kalabalıklaşır. Bazen arkalardan:

-Muhterem cemaat, saflarınızı biraz daha sıklaştırın, dışarıda bekleyen kardeşlerimize de yer açın, diye uyarı sesleri gelirdi.

Bunun üzerine saflarda bir kıpırdanma olur, birbirimize biraz daha sokulurduk. Bayram namazının saati geldiğinde hoca bayram namazının nasıl kılınacağını anlatarak vaazını bitirirdi.

İki rekat kılınan bayram namazından sonra, hocanın hutbesini dikkatle dinler, okunan dualardan sonra bayram namazını bitirirdik.

Bayramlaşma hemen camii içerisinde başlardı. Önce hocanın elini öperek bayramlaşmaya başlardık. Tanıdık olsun olmasın cemaatte birbirleriyle bayramlaşmak için sıraya girerdi.

Camiden çıkışlar biraz izdihama neden olurdu. Onca kalabalığın iki kanatlı tek bir kapıya yönelmesi, haliyle kapı önünde yığılmaya ve itişmelere neden olurdu. Biz hiç acele etmez bir kenarda durup kalabalığın azalmasını beklerdik.

O bayram da yine öyle yapmış, kapıda biriken kalabalık azaldıktan sonra biz de çıkışa doğru yönelmiştik. Ayakkabı raflarına yaklaştığımızda birde ne göreyim! Benim yeni ayakkabımın yerinde yeller esmiyor mu?..

Bütün rafların altını üstünü iyice kontrol etmeme rağmen bulamayınca, ayakkabımın çalınmış olduğunu anladım. O an sanki dünya başıma yıkılmıştı.

Benim ağlamaklı durumumu gören babam ve kardeşlerim hep birlikte tekrar tüm ayakkabılığı kontrol etmiştik. Ama boşunaydı aramalarımız.

Babam durumu camii hocasına söylemiş, hoca efendi de üzülmüştü bu duruma.

-Vaazlarımda haramdan günahtan bahsetmeme, başkasının malına canına göz dikmenin, kötülük etmenin İslam’da yerinin olmadığını, harama el uzatmanın günah olduğunu söylememe, bu kişilerin cehennem azabından kurtulamayacaklarını defalarca zikretmeme rağmen maalesef böyle üzücü olayların olması beni de çok üzüyor, diyen hocanın da elinden birşey gelmemişti.

Çaresiz camii tamamen boşalıncaya kadar beklemeye başladık. Camiide kimse kalmayınca ayakkabı rafları da boşalmış, en alttaki rafta bir “harrik” kalmıştı.

Bu çok eski, her tarafı yırtık, ökçesine basılmış ayakkabının sahibi yoktu. Demek ki benim güzelim ayakkabının yerine bu harrik bırakılmıştı.

Çaresizdim. Eve yalınayak gitmektense bu ayakkabıyı ayağıma geçirerek, ayağımda sürüye sürüye, gözlerimden yaşlar aka aka evin yolunu tutmuştum.

Yeni bir ayakkabı için bir sonraki bayramı bekleyeceğimi biliyordum. İçimden, bir daha yeni ayakkabıyla camiye gitmeye tövbe etmiştim.

Benim bu halimi gören kardeşlerim de durumuma çok üzülmüşlerdi. Babam başımı okşayarak:

-Üzülme Suat, bu bayram eskilerinle idare et, önümüzdeki ay maaşımla sana yeni bir yemeni alacağım. Haydi sil gözyaşlarını, ağlama artık, diye teselli etmişti.

Babamın yeni ayakkabı alma sözü beni biraz olsun rahatlatmıştı. Bir sonraki bayramı beklemeden tekrar yemenime kavuşacaktım. Akpınar çeşmesine vardığımızda ağlamayı kesmiş, elimi yüzümü yıkayarak ay başında alınacak yemeninin hayaline dalmıştım…

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Yap Yeni Üyelik

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.