Malatya’nın tarihi okullarından birisi de; Eski Fırat İlkokuluydu. Belediye İşhanının yerinde bu[1]lunuyordu. Yeni Camii tarafında koca bir kapısı vardı. Kapı ağaçtan yapılmıştı, kenarları sacla çevriliydi. Kapının içerisinde bir kişinin geçebileceği, küçük bir kapı vardı. okul binasının giriş tarafı iki katlı, arka tarafı tek katlı idi. Okulun avlusu ortada bulunuyordu. Avlunun ortasında ;Yeni Camii’nin avlusunda bulunan taş havuzun eşi vardı. Rahmetli Babam, Bedir Bey; 1962- 1963 öğretim yılında, beni Fırat İlkokulu’na yazdırmıştı. Ailenin ilk çocuğuydum. Aynı zamanda anne ve baba tarafının ilk torunuydum. Ailede lise, üniversite okumuş, büyüklerim vardı. Benim kuşağımda olan, bana rehberlik edecek; ne ağabey, ne de abla bulunuyordu. Sadece duyduklarımla hareket ediyordum. Eylül ayında okullar açılınca; babam beni okula götürdü. Öğretmenim, İhsan İnan’a eti senin kemiği bizim hesabı teslim etti. Çevremdekilerden şöyle öğrenmiş[1]tim.  Zil çalınca okul başlar, zil çalınca okul biter. İlk derse girdim. Öğretmen bizlerle tanıştı. Zil çaldı. Baktım ki okulun büyük kapısı açık, okul bitti diyerek, çantamı aldığım gibi. Eski Buğday Pazarındaki evimize döndüm. --Babam; oğlum hayırdır! Niye geldin. Diye sorunca; zil çaldı. Okul bitti dedim. Okul bitmez, teneffüse çıkmışlardır. Diyerek, elimden tutuğu gibi okuluma götürdü. Öğretmenime teslim etti. Altıncı ders sonundaki zille eve gidileceğini öğrendim. Sınıfımızdaki, arkadaşlarımızdan bazılarını hatırlıyor, bazıları ile görüşü[1]yorum. Hatırladığım arkadaşlarım: Niyazi  Öztemiz (Eczacı-Deva Ecz. sahibi), Halil Öztemiz (Sümer Lisesi Müdürü), Ali Benli (Tüccar Pazarında esnaf),Hüseyin Fırat(Almanya’da öğretmen, Doğan Çiçekçiliğin kardeşi),Ramazan Dalmaz (Orduzu’da esnaf), Abdurrahman Çerçi(Malatya Eski Beledi ye Başkanı, Yaşar Çerçi’nin ağabeyi), Rahmetli  arkadaşım; Kuyumcu Seyhan Nalçacı (- Kimya Yük. Müh).  Değerli  arkadaşım, Hüseyin Fırat; Otuz yıl sonra sana bir itirafta bulunacağım dedi. Bayağı merak ettim. Varlıklı bir ailenin çocuğu olarak, o[1]kula gittiğim için, kış mevsimin de; kabanın en güzeli alınmıştı. Düğmeleri ağaçtan çoban modeli bir kaban giyiyordum. Babam her gün harçlık olarak yirmi beş kuruş veriyor. Onu da kabanımın cebine koyuyordum. Bazen simit alıyor, bazen de harcamıyordum. Değerli arkadaşım, Hüseyin Fırat; 7-8 kardeş olduklarından, babaları da Sümerbank fabrikasında işçi olarak çalıştığından dolayı, çocuklarına her gün değil, bazı günler, harçlık verebiliyormuş, ne yapsın adamcağız; ancak yetişebiliyormuş. Hüseyin Fırat’ta harç[1]lığı olmadığı günler; canı simit isterse, askıda asılı kabanımın cebinden yirmi beş kuruş alıp, gidip simit alıyormuş, çocukluk ya! Benim öyle bir sıkıntım olmadığı için pek farkına varmıyordum. Otuz yıl sonra, Almanya’dan izine geldiğinde; Kardeşim, Enver Bey hakkını helal et, senin çok paranı aldım. Bak şimdi Almanya’dayım. Ne emredersin? O günkü yirmi beş kuruşumu ver dedim. Gülüştük. Hakkımı her zaman he[1]lal ettim. O yıllarda Yeni Camii’nin arka kısmında; sulu fotoğraf çeken 2-3 tane sulu fotoğrafçı amcamız vardı. Acele vesikalık fotoğraf çektirmek isteyen kişiler, bu amcalara müracaat ederler, Yeni Camii’nin duvarına asılı siyah perdenin önünde poz verirlerdi. Üç ayaklı, yerden takriben 120-130 santimetre yükseklikte bulunan ağaç bir kutudan oluşan fotoğraf makinesinin, önündeki objektif elle açılıp kapatıldığında fotoğrafınız çekiliyordu. Siyah-beyaz olan fotoğraf, sizi belli edebilecek nitelikte olup; fotoğraf makinesinin alt kısmın[1]da bulunan sulu bir çekmeceden çıkarılıyordu. Biraz kurutulan fotoğraflar sahiplerine teslim ediliyordu. En seri vesikalık fotoğraf çekimi bu şekilde olabiliyordu. Fazla büyük olmayan, büyük poz sulu fotoğraf çektirenlerde vardı. Yeni Camii civarının en renkli kişilerinden biri de Aşağışeherli (Battalgazili) Kadir Amca idi. Ekmek parasını şans, talih çektirerek kazanıyordu. Dikdörtgenler prizması şeklinde, seyyar ayaklı bir kutusu, içerisinde güvercinleri, kutunun altında çekmecesi, çekmecenin içerisinde küçük, küçük katlanmış, dilek kâğıtları bulunurdu. Güvercine buğday tanesini verince; buğday tane[1]sini yiyen güvercin bir dilek kâğıdı çe[1]kerdi. Kadir Amca büyük bir heyecanla kâğıdı okur. Dilek sahibini, mutlu etme[1]ye çalışırdı. Kadir Amca’nın çok güzel bir sözü vardı. “Adın Kadir Olacağına, Kaderin Kader Olaydı. Gardaş”. S ende şansını dene diyerek, güvercinlere dilek kâğıdı çektirirdi. Kadir Amca’nın bir de film izleme makinesi vardı. Ücreti karşılığında seyrettirirdi. Kâbe filmleri, Malkoçoğlu filmleri bulunurdu. Filmleri seyreden her kişiye, o sahneyi yaşatırdı. “Malkoçoğlu esir düşmüş, annesi ağlamış mı? Cevap: ağlamış…”gibi. Güzel insanları, renkli simaları anla[1]tırken; çok duygulanıyorum. Hem yazıyorum, hem de gözlerim yaşarıyor. Kadir Amca da onlardan biri … Aynı yıllarda; Pamuk Han’ın yerinde Şark Sineması bulunuyordu. Şark Si nemasının kapısının yanında salepçi bulunurdu. O kadar güzel, sütlü salep yapardı ki; bu gün bile o lezzette bir salebi bulamıyorum. 1964 Yılında, Fuzuli Caddesi açıldı. Yeni Fırat İlkokulu yapıldı. Eski Fırat İlkokulu yıkıldı. Yeni Fırat İlkokulu faaliyete geçene kadar, bizlerde birkaç ay[1]lığına Eski Barbaros İlkokulu’na gittik. Halk Bankası’nın yerinde, sinema tabelaları vardı. Sinemaya gitmek isteyen kişiler; önce buraya uğrar, hangi sinemada hangi film var. Ona göre gideceği sinemayı seçerdi. O tarihlerde, Malatya’da; Renkli Sinema, İstanbul Sineması, Şehir Sineması, Yeni Melek Sineması, Şark Sineması, Can Sineması vardı. Bu sinemalarda oynayan filmleri sinema tabelalarından öğrenmek mümkündü. Sıtmapınarı Sinemasının tabelası, merkezde yoktu. Sinema Tabelalarının arkasında, öğrencilerin karnını doyuran; Albay takma isimli bir amcamız vardı. “Ke[1]bap Ekmek Yirmi beş Kuruş” diye satış yapardı. Sattığının içeriği kıyma idi. Kullanılan malzemeleri, kasap çocuğu olduğum için biliyordum. Akciğer, karın bumbarın üzerindeki iç yağı,  çöç yağı, kuru soğan, bir iki tane kuru somun ekmeğin, kıyma edilmesinden oluşmuş, bir karışım, az bir salça eklenerek veya domates doğranarak, pişirildikten sonra; üzerine ince kıyılmış maydanoz ve kırmızıbiber serpiliyor, yarım somun ekmeğin arasına koyulup, Yirmi beş kuruşa satılıyordu. Doyurucu ve ekonomik olduğu için; öğrenciler ve dar gelirli insanlar tarafından tercih ediliyordu. En güzel tarafı; içerisinde, hormonlu bir gıda maddesi olmadığı için, insanlara yan etkisi yoktu. Sadece kolesterol oranı biraz yüksekti. 1970’li yıllarda, kebap ekmek işini yapanlardan biri de; Kernek’li Celal Aslan’dı. İstanbul Sineması’nın(İstanbul Sineması: Gazi Parkı’nın yerindeydi.) önünde kebap ekmek satardı. Sinema Tabelalarının bulunduğu semtin, renkli kişilerinden biride Neşeli Memet, çok süslü ve çok temiz seyyar arabası vardı. Yaz günü; limonata, vişne şurubu, kış günü ise salep satar, beyaz ve temiz giyinirdi. Uzunca boylu, fötrlü ve hafif pala bıyıklı idi. Sinema Tabelaları semtinde; bul karayı al parayı yapan, üçkâğıtçılar da vardı. Birkaç kişilik çete gibi, çalışırlardı. Üç tane iskambil kâğıdı, ikisi boş, bir tanesinde joker vardı. El çabukluğuyla saf vatandaşların paralarını alıyorlardı. Polisler gelince; köşe bucak kaçıyorlardı. Aynı yıllarda, Malatya’nın; en güzel limonatasını, en güzel vişne suyunu, en güzel Şambaba tatlısını yapan, temizliğe çok dikkat eden, üç tekerlekli ara[1]bası ile çarşıyı dolaşarak satış yapan şişko amcamız vardı. Malatya insanına hizmet eden, güzel insanları, rahmet ve şükranla anıyorum