Kentler de insanlar gibidir. Varlığını hafızalarına borçludurlar. İnsanların hafızası algılarının çalışıp çalışmaması ile kendini ortaya koyarken, kentlerin hafızası somut kültürel miraslarının ayakta kalıp kalamaması ile kendini ortaya koyar. Bir bakıma kentlerde var olan binalar, yapılar, köprüler, camiler, kiliseler, sanat eserleri, kervansaraylar, hamamlar, imaret yapıları, çarşılar, bedestenler, alışveriş ortamları, su kemerleri kentlerin hangi dönemleri yaşadığını ve bu dönemlerde hangi konumda olduklarını ortaya koyar. Bu bakımdan bu somut eserlerin mümkün mertebe ayakta bırakılması sadece söz konusu kentin dinamizmini ortaya koymakla kalmaz, aynı zamanda sakinlerinin kültürel birikim seviyesini de ortaya koyar. Bütün dünyaya önemini anlatmaya çalıştığımız Kentimiz Malatya için bu hafıza konusunu irdeleyecek olursak ne söyleyebiliriz? Acaba Malatya’nın kent hafızası ne alemde? Hangi eserler ayakta, hangi eserler harabe? Hangi eserler hangi döneme ait? Tarihsel olarak Malatya’da hangi döneme ait eserler var? Bu eserlerin korunma düzeyi nerelerdedir? Ayağa kaldırılabilecek düzeyde eski eser var mıdır? Varsa bunlar hangi ilçelerde yoğunlaşmaktadır? Tamamen yerle bir edilmiş olan eserlerin eski görselleri var mıdır? Eski görsellere bakılarak ihya edilebilecek olanları var mıdır? Korumacılık bakımından Malatya ne durumdadır? Restore açısından bizim seviyemiz nasıldır? İnsanlığa mal olmuş eserler bakımından bir envanter çıkarılmış mıdır? Çıkarılmamış ise çıkarılmak niyeti var mıdır? Bu sorular daha da arttırılabilir.

Ama meselenin anlaşılmasına bu kadarı da yeter diye düşünüyorum. Soruların sayısından daha önemli olan gerçeklik sorulara verilmesi gereken cevapların ne olduğu meselesidir. İlk sorumuza cevap olarak Malatya için kent hafızasını diri tutacak bir geleneğin olmadığını söyleyebiliriz. Yok edilen eser sayısını bilemiyoruz bile. Bedestenler, çarşılar, belediye binaları, hamamlar, imaretler, medreseler, köprüler vs. O kadar çok ki sınırlı sayıda bilen insan da öldüğünde, bu sayılan yok olmuş eserlerin hikayeleri de kalmayacaktır. Söz gelimi Hüseyin Bey Köprüsü derler. Bu köprü nerededir? Nasıldır? Bilen var mıdır? Hatırlayan az sayıdaki insan da bu dünyadan göçüp giderse, ne olacak bilen var mı? Acaba insanlar bir kilisenin tamiratını eleştirdiği kadar, bu kaybolan eserlerin ne olduğunu düşünüp araştırdı mı bilmiyorum. Kilise onarınca ne oluyormuş. O eser bize ait omuyormuymuş o da ayrı bir mesele ama güzel bir eser ayağa kaldırıldı diye sevinen insandan daha fazla buna neden para harcandı takıntısı ile uğraşıldı diye hatırlıyorum. Oysa “bir eski eserin dini ve milliyeti olmaz”. Ayrıca, bu husulardaki önyargı ve ayrımcılık topluma hiç bir pozitif değer katmaz. Başka dinlere ait eserler de o eserleri sahiplenen insanlar da bizimdir. Uzaylı değillerdir. Bir başka sorunun cevabı da kentimizde hangi dönemlerin yaşandığına aittir. En eski ayakta kalan somut mirasın Arslantepe olarak bilindiği Malatya’da bu eserden başka eski medeniyetleri ortaya koyabilecek kalıntılar var mıdır? Varsa bunlar nerededir ve adları nelerdir? Bunları kaç kişi bilebilir? Hangi harabenin kimden kaldığını bilmek şöyle dursun, o varlıkları değerlendirmek ile ilgili bir gündemimiz yoktur. Çok eskilere kadar gitmeye bile aslında gerek yoktur. Acaba yüz yıl önce var olup şimdi yok olan eserlerimiz var mıdır? Varsa bunların adı nedir? Bildiğim kadarıyla Malatya merkezde var olan bedesten, cami, kilise, köprü, han ismiyle ondan fazla eser bugün yoktur. Daha fazlasını bilen önemli şahisyetler de bir kaç parmak sayısını geçmeyecek düzeyde var diye biliyorum. Celal Yalvaç, Atilla Kantarcı ve ve aklıma gelmeyenler. Bu insanların yazdıkları ve söyledikleri, arşivlerinde bulunan resimleri bu katliamların son tanıklarıdır. Daha ileri gidecek olursak, elli yıl önce var olup bugün yok olan eserler neler olabilir? Benim bildiğim Şirket Han, Söğütlü Cami, Cezaevi. Yirmi yıl önce var olup, şimdi olmayan binalar nelerdir diye sorsak, ilk aklıma gelen Eski Belediye Binası olur. Bir yıl önce var olup şimdi var olmayan binalar neler denecek olursa, Sultansuyu Harası’nın İkinci Abdulhamit zamanından kalan sağlam binaları aklıma gelir. Bir gün önce var olup şimdi olmayan bina var mıdır derseler, yine aklıma bir yerler gelir.

İşte bir kentin hafızası diye nitelendirilen önemli binalar ve somut eserler bir bir yok edilince, gelecek nesillerinize anlatabileceğiniz somut kanıtınız kalmayacağı için bu binaların yıkılması değil yaşatılması önemlidir. Bunun yapılmaması durumu, Mücelli, Akpınar, Beşkonaklar ve Salköprü kesiminde yok edilen eski mahallelerin benzerini yeniden yapacağımız kerpiç binalar müzeleri ile kendini tatmin etme noktasına bizi götürür. Eski görsellere bakılarak yeniden maket gibi yapılacak örnek mahalleler belki yeni nesllere bir şeyleri hatırlatmak açısından önemlidir. Ancak bunun mahallenin kendisini takdim etme gibi bir boyutu olamaz. Yani mahalleyi kurarsınız ama mahalleliyi teşkil edemezsiniz. Yeniden yapılandırma girişimlerinden önce yıkım faaliyetlerinin yıkıcı etkisinden zihinleri kurtarmak gerekecektir. Her gün kent hafızasının bir köşesinin silinmesi bizi ne turizmde bir yere götürür, ne de şehirleşme açısından bir yere götürür. Yapılması gereken net ve tektir: Kentin hafızasını, o hafızaya hakim olan insanları kılavuz yaparak yönetmek. Bunu yapmazsanız, ne kadar yeni bina yaparsanız yapın, o yeni binların hiçbiri eskiyi kültürü ile arayan ziyaretçiyi çekemez. İnsanları çekecek abidevi eserleriniz yoksa, deniz ve kumla birleşmiş güneşi bırakıp kimse sizin eşsiz diye türkü sözü yaptığınız ay ve güneşiniz için gelmez. Nitekim de gelmiyor. Sorumluluk mevkiinde olanlar da kafa yoran insanlar kadar hassas olmadığı taktirde, kentimiz bu hızlı hafıza kaybıyla Alzheimer Hastası Kent oluverecek. Demedi demeyin! Saygılarımla.