Gökyüzü gibi şu çocukluk, hiçbir yere gitmiyor. (Edip Cansever) Takvimler 1928 yılının 8 Ağustos gününü gösterirken yeryüzüne ayak basmıştı. En çok babası sevinmişti onun doğumuna; çünkü iki kız çocuğundan sonra erkek evladı olmuştu adamın. İstanbul’un Beyazıt semtinde oturuyorlardı önce; sonra yüzü Aksaray’a dönük Saraçhanebaşı’na, bahçeli bir eve taşınacaklardı. Evlerinin bitişiğinde, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın kız kardeşi oturuyordu. Tanpınar da zaman zaman gelip kalıyordu bu evde... Doğaldır ki, Tanpınar’ın kendi değil de, o evin bahçesindeki erik ağacı ilgisini çekiyordu çocuğun... Yaz gelince ağacın meyvesini sık sık yağmalıyordu! Ana babası aslen Çankırılıydı. İkinci Dünya Savaşı sırasında babası askerlik görevi nedeniyle İstanbul’a gelmiş; askerlik sonrasında Kapalıçarşı’da ticaret yaparak bu kentte kök salmaya karar vermişti.

Çocukluğunda yer sofrasında yemek yiyordu ailesi. Çorapları, babasının çoraplarının küçültülmüşüydü. Pantolonu sağlamken bile, sürtünen yerleri yamanarak ömrü uzatılıyordu. Bir sepet dolusu oyuncağı vardı: Tahta parçaları, teller, tekerlekler... Yaramazın yaramazı bir çocuktu o! Ele avuca sığmazdı... Bu nedenle annesinden sık sık dayak yerdi. Arada bir de babasının şaplağını yediği de olurdu. Dayak yiyeceğini anladığı an, tavan arasına kaçıp gizlenirdi. Evde ilgisini çeken bir de kitap vardı: Katlanarak kapanan, yaprak yaprak açılan uçak resimleriydi bu kitap. Aklına estikçe kitabın sayfalarını açar, uçaklara bakardı. Yaramazlıklarından yılan annesi onu, daha altı yaşına girmeden okula yazdırdı. Okula başladığı ilk gün, ders sırasında arkadaşlarıyla konuştuğu için öğretmeninden dayak yedi. Evde dayak, okulda dayak... Bu iş hiç de hoşuna gitmemişti! Yine de yılmadı.

Okumayı, yazmayı sürdürdü. Öğrencilikte en sevdiği şey beyaz yakalık giymekti. Yaşı ilerledikçe başka alışkanlıklar edindi çocuk: “Yavrutürk”, “Ateş Çocukları” gibi dergileri tutkuyla okuyordu. Bu hevesler içinde nice 23 Nisanlar, nice Yerli Malı Haftası gelip geçti yaşamından... Okul tatillerinde babası oğlunu yanına katıp Kapalıçarşı’ya götürüyordu. Ticarete alışsın, para kazanmayı öğrensin istiyordu. Cılızdı bedeni. Kemikleri sayılıyordu. Başı da gövdesine göre daha iri... Okul arkadaşları arasındaki adı “Kocakafa” idi. Bu lafı işitince o saat öfkeleniyor, arkadaşlarıyla kavgalara tutuşuyordu! İlkokulu bitirdiği yıl, sınıf arkadaşı Nebahat’a karşı birtakım duygular başkaldırdı içinde. Âşık oldu! Ama çocukluk duyguları, tez zamanda gelip geçti. Kumkapı Ortaokulu’nun birinci sınıfındaydı ilk şiirini yazdığında. Bir çocuk dergisine yolladı, hemen yayımlandı. O artık şairdi! Kendini öyle görüyordu. Genç şairin adı Edip Cansever’di.