Üstat o gün evde oturmuş yazısını yazıyordu ki, kapısı vuruldu. Çizgili pijamalarının üzerine ceketini almış, gözlerinde gözlük, kalkıp açtı kapıyı. 
Gelen, genç bir hikâyeci arkadaşıydı. Genç hikâyeci girip girmemekte ikircikliydi: “Abi işin çoksa, seni rahatsız etmeyeyim!” Orhan Kemal:
“Hem geliyor, hem numara yapıyor; serseriye bak!” dedi ve ekledi: “Ben de yazı yazmamak için bahane arıyorum. İyi ki geldin!” Genç adam birden boynuna atılıp sarıldı. Ağlamaklı bir sesle: “Abi, ben çok berbatım!” dedi.
Üstat, dokunsan ağlayacak durumdaki arkadaşının yüzüne baktı. Gözleri taştı taşacaktı... 
“Çok mu içtin? Ne oldu?”
“Âşığım abi!”
“Kime lan?”
“A...’ya.”
“Peki ama, âşık herif niye berbat olsun, anlamadım?”
“Seviyorum onu, abi.”
“Dur, kapıyı kapatayım, otur da anlat bakalım.”
“Abi bildiğin gibi değilim... Çok fenayım, çok!”
Üstat gülümseyerek baktı ona. Arkadaşına bakarken, âşık bir genç yazarın hallerini gözlemliyordu. Sözlerini dikkatle dinliyor, davranışlarını inceliyordu.  “En güzel şeyi yapıyorsun oğlum!” dedi ona. “Hırsızlık, uğursuzluk batağına batmış değilsin ki... işlediğin suçtan pişmanlık duyasın. Bir insanı seviyorsun. Bundan âlâ bir şey mi var?” Genç hikâyeci, üstadın anlayışlı yaklaşımı karşısında biraz rahatlamış, cebinde getirdiği içki şişesini çıkarmıştı ortaya. 
İçkilerini yudumlarken, arkadaşının içinde bulunduğu durumu düşünen Orhan Kemal, birden anımsamış gibi: “Oğlum, bundan harika bir hikâye çıkar,” dedi.  “Belki ilerde...” karşılığını verdi genç adam. “Şimdi ben yazmayı değil, yaşamayı düşünüyorum...” Orhan Kemal’in arkadaşının adı, Muzaffer Buyrukçu’ydu.