Yedi sekiz yaşlarında idim, bahçede oyun oynarken koyu Beşiktaşlı Fevzi Abi yanıma gelerek; “Selami, sen hangi takımı tutuyorsun?” dedi. Benim futbol takımlarından haberim yok, tabii; Profesyonel lig sadece İstanbul’da var. Malatya’da da amatör mahalli lig maçları oynanıyor. Fevzi Abi şu dizeleri okuyunca Beşiktaşlı oldum. “Kara kartallar gibi manileri yen aş Sana layık bu vasıfl ar ey Şanlı Beşiktaş” Fevzi Abimizin Malatya futboluna çok büyük katkıları olmuştur. Onun doğal spikerliğine ve ses tonuna da ayrıca hayrandım. Maçların anonslarını hep o yapardı. O, konuşmaya bir başlar pir başlar, herkes onu can-ı kulaktan dinlerdi. Malatyalıların, spor camiasının, kulüplerinin onu sık sık anması, adına etkinlikler düzenlemesi mutlaka ruhunu şad edecektir. Orta son sınıf öğrencisi iken mahallede futbol maçı yapıyorduk. Bir baktım Fevzi Abi beni izliyor. Heyecanlandım ama bozuntuya da vermedim. Gerçek oyunumu da oynayamadım. Çünkü: Fevzi Abi mahalleleri dolaşır futbola elverişli gençleri amatör takımlara transfer ederdi. O zaman abimiz Malatya’nın en güzide kulübü olan Adafıspor’un yöneticisi veya başkanı idi. Beni çok beğenmiş; babama giderek bende çok büyük istikbal gördüğünü, Adafıspor’a almak istediğini söylemiş ve çok ısrar etmiş. Ancak babam; “okuluna engel olur” diye müsaade etmemiş. O zamanlarda futbolda bu kadar büyük paralar dönmüyordu.

Adafıspor ise şimdiki Malatyaspor demekti. Maçları radyolardan takip ederdim. İstanbul liginde: Beşiktaş, Fenerbahçe, Galatasaray, İstanbulspor, Vefa, Emniyet, Beyoğluspor ve Adalet isimli on futbol takımı vardı. Tabii; futbol maçlarını dinleyen futbol da oynar. Bir top tedarik ettik, başladık bahçede çapmaya (koşmaya). Eşofman yok, ayakkabı yok, top yok, yok oğlu yok. Babamızdan para istemek hiç aklımıza gelmezdi. Maçlarımızı kara tuman ve beyaz atletle yapar, kendi aramızdaki oyunlarımızda ise gündelik kıyafetlerimizi kullanırdık. Saraçoğlu’nun bahçesinin bir bölümünü futbol alanı yapmıştık. Cengiz’le, “Happik’in iti” gibi koşar, ter içerisinde kalır, zaman zaman kafagol dediğimiz, kafa ile gol atma oyunu oynardık. (“Happik’in iti” çok gezenler için Malatya’da söylenen bir deyimdir.) Çok sıska bir çocuktum ama sağlıklıydım; sıskalığım hiç durmamamdan kaynaklanıyordu. Babam benim terlememi ve top oynamamı hiç istemezdi. Ne çare ki futbol virüsü kanlarıma işlemişti. Terlediğimiz zaman ana babalarımızın korkusundan terimizi üstümüzde kurutur öyle evimize varırdık. Rahmetli annem belli bir zaman sonra bana “Selami, terini üzerinde soğutma, eve gel fanilanı değiştir” derdi, ama bazen oyunlara dalar; bu öğüdü unuturdum. Günlerden bir gün top oynamaya dalmışız, sağa sola seğirtiyoruz. Rahmetli babamın üzerime doğru koşarak geldiğini gördüm, anladım ki ihtarlarına uymadığım için beni dövecek. Bahçe kapısını zor açıp Dörtyol’a doğru koşmaya başladım. Olmuştum bir tazı. Babam var gücü ile beni yakalamaya çalışsa da koşuma hız katarak anneannemin Leblebici Sokağı’ndaki evine doğru kıvrıldım. Anneannemin evine girmeyerek İsmetiye Mahallesi’nden geçerek evimize kadar ulaştım. Kimseye görünmeden bahçe duvarına yakın bir ağaca tırmanarak Kız Enstitüsü’nün bahçesine atladım. Babamın beni takip edeceğini ve anneannemin evine uğrayacağını tahmin ettiğim için evi düz geçmiştim.

Dediğim gibi de olmuş, eve uğrayarak her tarafta beni aramış, ancak bulamamış. Kız Enstitüsü’nün bahçesindeki duvardan alt katta olan evimizi sinema gibi gizlice izliyordum. Karanlık basmıştı, belki yatsı olmuştu, eve korkudan giremiyordum. Başka bir yere de gitmek istemiyordum. Akrabaların yanına gitsem beni şıppadanak (hemen) eve getirirlerdi. Sofra kuruldu, yemek yenmeye başlandı. Hiç kimsede iştah yoktu. Belli ki beni merak ediyorlardı. Üç beş kaşıktan sonra sofra kalktı. Acıkmıştım da, yutkunmaya başladım. Ne olursa olsun dedim. Bir kedi çevikliği ile tırmandığım gibi birkaç saniye içerisinde bir ağaçtan faydalanarak avlumuza indim ve sessizce odaya girdim. Babam hiçbir şey demedi. Anladığım kadarı ile üzerime daha fazla gelmek istemiyordu. O günden sonra da istediğim zaman futbol oynadım. İşte ilk arenamız evimizin ortalama yüz elli metrekare civarındaki bahçesiydi. Karamanlar’ın ve Pembeciler’in bağı ikinci alanımızdı. Dörtyol’da bulunan Karamanların Bağı (Nazire Halamın) bize çok yakındı.

Pembecilerin Bağı ile o bağ yan yanaydı. Ancak; Pembecilerin Bağından çok daha büyüktü. Bahçede o kadar yeşillik olurdu ki; bazen on metre ötesini göremezdik. Bağda bizden büyük olan Erkan Pembeci, Nevzat Abi (Karaman), Ayhan Pembeci, Kuyumcuların Talat, Turan Abi, Celal Abi gibi büyükler futbol maçı yaparlardı. Bir gün takımda eksik vardı, beni de oyuna aldılar. Hiçbir topu sektirmedim. Ondan sonraki tüm maçlarda “O nerede?” diye beni arıyorlardı. Oldum as futbolcu. Ayhan Pembeci beni kaleci olarak çalıştırırdı ama diğer mevkilerde daha yetenekliydim. Pembeciler’i tebrik etmem gerekiyor, o bahçeyi Malatya’nın ortasında olmasına rağmen eskisi gibi korumuşlar. Malatya’ya geldiğimde bahçenin hemen yanında bulunan yeğenim Olcay’ın (Karaman) dairesinin balkonuna çıkar, bahçeye bakar, bağın kokusunu hisseder, eskilere dalar giderim. Bir gün de dayanamadım müsaade alarak aşağıya indim, toprakları, çimenleri çiğnedim.