Kış günleri ayrı bir güzeldi. Müthiş kar yağardı. Damlardan körüklenen karlar sokağa dökülür, sokakta en az 2 metre yüksekliğinde kar olurdu. Zaten otomobil olmadığından ortasından açılan yol bizlere yeterdi ve kardan oluşan duvarlar arasında yürümek büyük zevkti. Tahtadan yapılan kızaklar yalnız kayak yapmak için değil, ayrıca taşımada da kullanılırdı.


Bulgur yemekleri ve hoşafın eksik olmadığı akşam yemeğinden sonra, sohbetler kırıla giderdi. Zaman zaman ev eşyalarından oluşturulan kıyafetle adeta orta oyunu sahnelenir, oyun biz çocuklar için son derece eğlenceli geçerdi. Doğalgaz şöyle dursun, o günlerde kömür de yoktu. Tek yakacak bahçeden toplanan odundan ibaretti. Sobada kömür haline gelen odunlar, mangala alınır, ısınma sağlanırdı. Kalın yün yataklar odaların bir köşesinde iskiflenmiş, buram buram sabun kokardı. O günlerde görüntüye önem verilmez, temizlik ve ihtiyaç ön planda tutulurdu. Yatsı Namazı sonrası çok oturulmaz yatılır, Sabah Namazı kalkılır işe başlanırdı.
Büyüklerimiz radyodan acans haberlerini dinlerlerdi. Dünyadan, ülkeden böyle haberdar olurlardı. Yoktu internet, bilgisayar, televizyon.

Dedeler, babalar akşam odalara giderdi. Buralarda, mahallenin, köyün, ilçenin hatta memleketin sorunları konuşulurdu, bir anlamda bu günün belediye meclisleri gibilerdi. Sorunlar tartışılır, konuşulur çözümleri aranırdı.
Derlerdi, “gün gelecek kibrit kutusu gibi ama büyük bir kutu içerisinde sinema gibi görüntüler olacak” diye. Telefon her evde yoktu. Mektup haberleşmenin tek yoluydu. Postacının, gelişi heyecanla uzaktan izlenirdi. Acaba kimin kapısını çalacak, kime özlem dolu mektuplar verecek, kimleri sevindirecek diye heyecanla beklenirdi.
O dönemlerde, sülü değnek oynayanları izlerdik, bezden topla oynanan futbol en büyük zevklerimizdi. Sapan yapar kuş avlamak isterdik, ama gücümüz lastiği germeye dahi yetmezdi. Büyükler ile dağa çıkar, kenger sakızı bitkisi arardık. Kesilen ve sütü çıkanları bir gün sonra gider toplardık.
Malatya’ya burunlu bir otobüsle gelirdik, uzunca bir (L) şeklindeki demiri otobüsün önünden takarlar ve birkaç kez çevirince motor çalışırdı. Böylece yolculuk başlardı. Hiç bitmesin isterdik. Çevre yemyeşil, her taraf meyve bahçesiydi. Otobüsün penceresinden dışarıyı izlemek bizim için büyük bir mutluluktu. Paşaköşkü’nde mezarlığa gelince, az yolumuzun kaldığını anlardık.


Malatya çok güzeldi. Yeşil Malatya ismini o günlerde almıştı. Çok ta yakışmıştı. İnsanlar, yaz aylarında yazlık sinemalara giderlerdi. Kanalboyu gözde yerlerdendi. Ama bu günkü çok katlı binalar yoktu. Genelde bahçeli evler bulunurdu. Ev sahipleri para kazanma değil, komşu kazanma isteğiyle evlerini kiraya verirlerdi. İnsanlar kanaldan akan suyun çevreye verdiği serinlik nedeniyle o günlerde de tur atarlardı. Kernek havuzunda yazın gençler, çocuklar suya girerlerdi. Özel otomobil yok denecek kadar azdı. Fuzuli Caddesi girişindeki eski belediyenin hemen yanında ki ışıkların olduğu konumda 3-4 tane otomobil park ederdi. Bunlar şehir içi ulaşımı sağlarlardı. Ancak faytonların yeri bir başkaydı. Onunla seyahat etmek, şehirde tur atmak anlatılmaz güzellikteydi. Biz çocuklar için faytoncunun yanına oturmak büyük zevkti. Atların nallarından çıkan ritim çok hoştu. Bir melodi gibi geliyordu, yol hiç bitmesin isterdik. Faytona asılan çocukları, yine çocuklar “arkaya kamçı” diyerek ihbar ederlerdi. Caddeler bomboştu. Bu gün dar gelen ana cadde, o gün bizler için hava alanı gibiydi. Kız Meslek Lisesi’nin önünde kale yapıp futbol oynadığımızı hatırlıyorum. O günler, evlerin ve okulların bahçeleri, mahalleli gençlerin ve çocukların toplandığı, zaman geçirdiği yerlerdi. Derme ilkokulunun bahçesi küçük olduğundan, mahalledeki çocuklar eşleşme usulü 4 takım oluşturur, lig usulü maçlar oynardık. Kale direklerinin birini okulun odunluk binasına diğerini, bahçenin sınırındaki ahşap eve kurardık. Her çekilen şut, ahşap evin sahibi Perize’yi rahatsız ederdi. Şişman olduğundan, bizler etli Perize derdik. Futbol oynamayalım diye, ikinci katın küçük penceresinden sürekli su boşaltırdı.
İnsanlar bir birlerine karşı çok saygılıydı. ilkokula gidiyorduk. Fötr şapkalı Hikmet amcanın, sabah bizleri görünce şapkasını çıkarıp, hafiften başını eğerek, tebessümle “Günaydın çocuklar” demesi hala dün gibi aklımda.


Çocukluk dönemimde, Yazlık Melek Sinemasının, ayrı bir yeri vardı. Bu gün Büyük Çarşı olarak bilinen Nasuhi Caddesindeki yerde bulunan sinema, mevki olarak Malatya’nın da merkezi konumundaydı. Hüseyin Yeşil ve büyük oğlu Zeki Yeşil tarafından işletilen Melek sineması nerede ise tüm mahalleliye bedava idi. Gelen filmler faytonlarla duyurulurdu. Afişlerle hazırlanan ve tuvalı andıran ayaklı sunum tahtası sinemanın hemen girişinde bulunurdu. Bunun hemen önünde bir tahta masa ve sandalyeden oluşan gişede sinemaseverler bilet alırlardı. Tahta sıralar, iki katlı localar anlatılmaz güzellikteydi. Sabah sinemaya girdiğimizde, her tarafta çekirdek kabuğu ve gazoz şişesi olduğunu görürdük. Bunların yoğunluğundan filmin kalitesini ölçerdik. Filmin konusu gereği eziyet gören masum kişiyi kurtarmaya gelen başroldeki aktörün eve girişi esnasında büyük bir alkış yükselirdi. Filmlerin hikayesinden çok etkilenir, kötü roldeki aktörü bulsak parçalayacağımızı söylerdik.


Bir de deli Şorikli Yaşarımız vardı. Erkenden mahalleye gelir, akşam kaybolurdu. Korkardık kaçardık. Ama o arkamızdan koşmaya çalışır, tam anlamıyla yürüyemediğinden bazen düşerdi. Bu esnada bize adeta korkmayın, beni de aranıza alın, birlikte oynayalım der gibiydi. Yüzü hep gülerdi. Ağzı hep açık, şorikleri akardı. Kızdığı zaman bağırır, üstünü başını yırtardı. Bir entari giyer, mahalledekiler tarafından bakılır, korunur, kollanır ve çok sevilirdi. Mahalleye gelmediği gün her kes birbirine sorardı.
Dini bayramlar çok özel günlerdi, yeni alınan kıyafetimizle sabahlardık.


Her anı roman olacak yıllar su gibi geçti. Turan Emeksiz Lisesi’nde son sınıfta ve derslerin son günlerinde iken, 5-6 gencin yolumu keserek, “Sağcı mısın, solcu musun” demesi ile her şey değişti. Kardeşlik değişti. Komşuluk değişti. İnsanlık değişti. Dünya değişti. İlerleyen yıllarda, vefa, saygı, sevgi, güven rafa kalktı. Yozlaşmalarla birlikte; düzenbazlık, iki yüzlülük ve ihanet her tarafı sardı. İnsanları yok etmek için tüm ahlaksızlıklar mubah sayıldı.