Tecde, Samanlı Mahallesi cami hocası Mıkdat Gülşen’in üç oğlu ve dört kızı vardı. Oğlanların en büyüğü olan rahmetli Mehmet Gülşen (Killo) on parmağında on marifet olan ve doğayla iç içe yaşamasını seven bir insandı. Asıl mesleği olan marangozluğun dışında iyi saz yapar ve çalıp söyler, arıcılıkla uğraşır, bağ bahçe işleriyle uğraşır, keklik avı yapar ve evinde keklik beslerdi. Arıların başına gittiğinde, keklik avına çıktığında ve üzüm zamanı bağı beklemeye gittiğinde günlerce, haftalarca dağdan inmezdi.

Bu yazımda onun iki özelliğinden bahsederek, rahmetle anmak istedim. Güzel ve evladiyelik saz yapardı. “En iyi bağlama dut ağacından yapılır” derdi. Çok maharet ve sabır gerektiren bir işti saz yapımı. Önce sazın çanağını oyar, içini dışını törpüleyip zımparalayarak aynı inceliğe getirirdi.

Sonra sapını hazırlayarak çanağa takardı. Göğüs tahtasının hazırlanıp takılması, ince zımpara yapılması, cilalanması, ardından perdelerin bağlanması, tellerin çekilip burgulara

geçirilmesi derken 3-5 gün uğraşırdı bir saz için. Daha sonra, sıra akort yapmaya gelirdi. Kiraz kabuğundan hazırladığı penanın tellere sürtmesiyle çıkan sesin tınısını ayarlardı.

Akort işi de tamamlanınca artık keyfine diyecek olmazdı. Başlardı türküleri art ardına çalıp söylemeye.

Keklik gibi kanadımı süzmedim Murat alıp doya doya gezmedim Bu kara yazıyı kendim yazmadım Anlıma yazılmış bu kara yazı Kader böyleymiş ağlarım bazı Gönül ey, sebebim ey…

Kardeşi Nusret ve Lütfi’ye de öğretmişti saz çalmasını. Bazen üç kardeş bir araya gelir eyvana otururlardı yan yana. Üçü birden başlardı çalıp söylemeye. Sesleri ta yokuş başından duyulurdu. Pencere önüne kafes kafes sıralanmış keklikleri de bu coşkuya katılır başlardı onlar da ötmeye.

Killo Amcaya her gidişimizde pencere önüne sıralanmış olan kafeslerin önüne oturur keklikleri seyre dalardık. Pencerenin önünden hiç ayrılmak istemezdik. Biri ötmeye başladı mı diğeri yanıt verir, karşılıklı ötüşmeler sürüp giderdi.

Bazen de, Mehmet amca keklik gibi öter, onlar da bu ötüşe yanıt verir, yarış ederler, ötme yarışı uzayıp giderdi.

Keklik avına gideceği zaman hazırlıklara akşamdan başlar, sabah ezanından çok önce yola koyulurdu. Giderken en ötücü kekliğini de yanına alırdı. Sabah gün aydınlanmaya başlayınca, güneşin ilk ışıklarıyla keklikler yayılıma çıkar ve av başlardı. Merak ederdik keklik nasıl avlanıyor diye. O’da anlatırdı:

"Taşlık ve çalısı az olan dağlarda yaşayan keklikler, diğer yerlerin kekliklerine göre hem küçük olur hem de avlanması zordur. Bunlar avcıyı uzaktan görünce saklanacak çalı bulamadıklarından sekmeğe başlarlar ve bir müddet sekip uzaklaştıktan sonra da uçarlar.

Keklik çok iyi işiten ve hızlı seken bir kuştur. Kendisini tehlikede hissedince kaçar ya da pısarak tehlikenin geçmesini bekler. Sert ve seri kanat vuruşlarıyla uçar, biraz yükseldikten sonra kanatlarını gererek ve ara sıra çırparak düz uçuşa geçer.

Özellikle erkekleri fırlarken “Vıjjık-vıjjık-cık-cık” sesi çıkarır. Sabah ve akşamüstleri ile sürü dağıldığında toplamak için “Gag gak gak guvak” “gak guvak” diye öterler. Erkeklerin sesi toktur. Dişilerin ise daha incedir. Palazlar “çır çırak-çırak çırak” diye öterler.

Keklikler, gündüz sıcak saatlerde fazla gezinmez. Hareketli olduğu zamanlar, sabahın erken saatleri ve akşamüstleridir. Ben, yanımda götürdüğüm bu kekliği kayaların arasına yerleştirir, etrafına tuzağı kurar ve pusuya yatarım. Gün ışıyıp keklik ötmeye başlayınca çevredeki diğer kekliklerde sağdan soldan ötmeye ve benim kekliğin yanına gelmeye başlarlar. İşte av anı da böyle başlar." derdi.

Yıllar sonra keklik avını bırakınca, pencereye sıralanan Killo’nun keklik kafesleri gün geçtikçe azalmaya başladı. O’nun vefatından sonra oğulları İsmet ve rahmetli Ahmet Gülşen’in pencerelerinde ötmeye başladı. Onlar da avı bırakınca keklik kafesleri şimdi balcılık yapan kardeşleri Gaffar’ın penceresine kondu. El yapımı sazı da en küçükleri Abdurrahman’ın evinin duvarında asılı kaldı.

Yanık türkülerin söylendiği sazın sesi ve kekliklerin ötüşleri de böylece anılarda kaldı.