Atatürk Türkiye'sinde doğmuştu; yıl 1926.

Atatürk'ün ordusunda subay olan bir babanın dört çocuğundan biriydi.

Atatürk Türkiye'sinde ilkokula başladı; yıl 1932.

"Dağlarından yağ, ovalarından bal akan" Aydın ilinde bulunuyordu ailesi.

İlkokul öğretmeni, harflerin yan yana getirilmesiyle bazı sesler elde edildiğini söylediğinde, çocuk aklı bir türlü anlamamıştı bunu. Sonra evde yaramazlık ettiği bir gün, B'nin yanına A gelince BA; D'nin yanına E getirilince DE biçiminde okunduğunu keşfetti...

Yazmanın gizini o anda çözen çocuk, ömrünü yazı yazarak geçireceğini henüz bilmiyordu. Ancak yazmanın ve okumanın gizini çözünce, okulunu da, öğretmenlerini de sevmeye başladı.

Daha sonra babası Sivas'ın Yıldızeli'ne atandığında, geride bıraktığı ilkokul öğretmeni sarışın Melahat Hanım'ı hep özleyecek; geldikleri Aydın iline hiç benzemeyen bu soğuk mu soğuk coğrafya parçasını benimsemekte zorlanacaktı.

Geldikleri yerde görmeye alışkın olmadıkları farklı durumlar vardı buralarda... Örneğin, okula paçalı donla gelen öğrencilerin uçkurunda bit denetimi yapılması, çocuğu şaşkınlığa uğratan görüntülerden biriydi.

Üzerinde bit bulunan arkadaşları aşağılanarak ayrılıyor, temizlenmesi için evine gönderiliyordu...

Oysa öğretmeni kendisini öteki çocuklardan ayırıyor, üstünde bit araması yapmaya gerek görmüyordu. Bu ayrıcalık onun küçük yüreğinde burkulmalar yaratıyordu!

İnsanlar arasındaki sınıf farkı gözetilmesini daha o yaşlarda içine sindiremeyen çocuk, ileri yaşlarında kalemini bu uğurda kullanacaktı.

O yazarın adı, İlhan Selçuk'tu.

"TANRIM BANA ŞİİRİMİ YAZDIR!"

"Burnumun kılı ağardı, hâlâ şiirle uğraşıyorum" diyordu üstat.

Peki ya, ne zaman başlamıştı şiire? Deyim yerindeyse, "rahmi maderde" tanışmıştı o büyülü sözlerle. Annesi, makamla Yunus'tan ilahiler okurdu... Şiirle ilişkisi işte öyle, anne sesinden ilahiler dinleyerek başlamıştı.

Fazıl Hüsnü üç yaşındaydı; ablaları Tevfik Fikret'ten şiirler okuyordu.

Çevresinde uçuşan dizeler, onun çocuk yüreğine şiirin ilk tohumlarını ekiyordu.

"Tıpkı toprağın derinliklerinde petrol arar gibi şiir aradım. Hâlâ da arıyorum... Kimi aptal gençler, şiiri kolay bir şey sanıyor."

Onun için önemli olan tek şey, hayatın tek gerçeği şiirdi. Şiiri, asla düzyazıyla aldatmamıştı. Bunu övünçle kaydediyordu.

Çocukluğunda, daha okuma yazma bile bilmiyorken, ablalarının okuduğu şiirleri mektup sanıyordu. Sanki birileri mektup yazıp göndermişti de, onları yüksek sesle okuyorlardı. Her şiir bir mektuptu... Bütün bunlardan etkilenir, kendi de şiir söylemeye özenirdi. Okula gitmek için sabırsızlanıyordu. Okula gitmek demek, şiir okumak, şiir yazmaktı... Ablalarına bakarak, onların, okulda şiir öğrendiklerini çıkarıyordu.

Ah, bir an önce okula başlamak için yanıp tutuşuyordu çocuk!

Bunları konuştuğumuzda kaç yaşındaydı üstat? Belki yetmiş dört, belki yetmiş beş... Yalnızca burnunun kılı değil, saçı sakalı tümden ağarmıştı...

O yaşında, her gece başını yastığa koyduğunda Tanrı'ya sesleniyordu: "Tanrım, bana şiirimi yazdır..."