1926 yılında Ankara Polatlı’da dünyaya geldi. Ailesi sonradan Beypazarı’na göçtü; böylece çocukluğu Sakarya kıyısındaki Kapulu köyünde geçti. O yörenin köylüleri, nehir sularını tarlalarına bağlayarak çeltik yetiştiriyordu. Onların da bir çeltik tarlası vardı. Suların doldurduğu tarla bataklığa dönüşüyor, bataklıkta sivrisinekler ürüyor, gecelerini cehenneme çeviriyordu! Kayalık tepeler arasından kıvrıla büküle akıp giden Sakarya’nın suları, bütün bir vadiye hayat veriyordu; bitkiörtüsünü canlandırıp yeşertiyordu. Su altında kalan tarlalarda çeltikler boy veriyor, yaz sonu, güz başı derken tane bağlıyordu. Yaban domuzu sürüleri bu taneleri yemeye geliyordu geceleyin... Çeltikçi köylüler, yaban domuzlarını ürkütmek için teneke çalıyor, bağıra çağıra gürültü ediyorlardı. Bir tarlada başlayan gürültüye, komşu tarlaların sahipleri katılıyor, karanlık gecenin boşluğu bir anda teneke gürültüleriyle doluyordu. Onun çocukluğu babasıyla birlikte çeltik tarlasında geçiyordu bütün yaz... Bir yandan arklardaki suyu tarlaya çeviriyor; sivrisineklerle boğuşuyor, bir yandan da domuzlara karşı bekçilik ediyordu. Anasını üç yaşında yitirmişti; evde üvey ara vardı. Bu yüzden hep babasının kanatları altına sığınıyordu çocuk. Çeltikte çalışırken babası ona yaşam rehberliği ediyordu. Bir gün babasının bir işi çıkmıştı. Geceleyin köyde bulunması gerekiyordu. Gitmeden önce çeltik tarlasını oğluna emanet etti, onu sıkı sıkıya öğütledi: “Tenekeyle tokmağı yanından ayırma... Domuzlar geldiğinde gümbür gümbür çal. Onlar kaçar. Kaçmazlarsa, sen iğde ağacının üzerine çık, ordan çal tenekeyi.” İğdenin dalında asılı bir tüfek dururdu boyuna. O an tüfek geldi aklına: “Tüfeği patlatayım mı?” Babası bunu onaylamadı. “Yok, sen tüfeğe el sürme.

 Yalnızca yükseğe çık, ordan teneye vur! Tüfek geri tepebilir, aman ha, kaza maza olmasın!” Böyle dedi babası ve akşam olunca çekip gitti. Karanlık çökünce ovanın üzerinde, gece hayvanlarının ürkütücü sesleri duyulmaya başlıyordu. Bu sesler korku salıyordu çocuğun yüreğine... Elinde tenekesi ve sopası, yüreğinde gittikçe koyulaşan korkusu, bekliyordu! Ah, bir sabah olsaydı... Gün ışısaydı... Ama sabaha daha çok vardı. Babası henüz gitmişti. Gecenin sessizliğinde, nehir sularının şırıltısı, yaprakların hışırtısı, yırtıcı kuşların çığlıkları, ağaç dallarını hareketlendiren esintiler büyüyor, ürkünçleşiyor, çocuğun içineki korkuyu çoğaltıyordu! Oysa korkmam diye efelenmişti babasına... O da kendisini desteklemişti: “Tabii, sen erkek adamsın! Erkek dediğin korkmaz!” Daha domuzlar ortaya çıkmadan tenekesini alıp iğde ağacına tırmandı. Bir yandan da içinden yakarıyordu sabah olsun diye... Uykusu da uçup gitmişti başından... Cin gibi uyanıktı! Ne derler? Korku başa bela! Nasıl olduysa bir cesaret geldi üzerine. Elindeki tenekeyi ağaçtan aşağı yuvarladı. Boş teneke gümbürtüyle düştü yere. Hemen ardından kendi de haykırmaya başladı: “Ho ho hoooyy! Da da daaaa!” Gecenin sessizliğinde bu sesler yankı buldu. Komşu tarlalardan da gürültülü sesler yükselmeye başladı. Domuzlar geldi sanmıştı herkes. Gelen giden yoktu... Sesler kesilince, gecenin sessizliği yeniden çöktü ortalığa. Gökyüzü alçalmış, yıldızlar göz kırpar gibi ışıldıyordu öyle. Bir yıldız kaydı, ortalık hafif aydınlandı. Çocuk bütün korkusunu içinde demlendirerek sabahı beklemeye koyuldu. Sabah olduğunda babası tarlaya döndü. İğdenin üzerinde donmuş gibi duran çocuğu aşağı indirdi. Anladı adam, çocuğun korkudan ağaçta donakaldığını! Yüzüne bir tokat vurdu.

Tokatla birlikte korku buzları dağıldı; çocuk kendine geldi.Dokuz on yaşında var yoktu bu olay yaşandığında. Yaşı biraz daha ilerlediğinde Çifteler Köy Enstitüsü’ne yazdırdı babası onu. Köylülerin zor yaşamın koşullarını iyi biliyordu. Okulda, köylülerin yaşamına bilinçle bakabilmeyi öğrendi. Okudukça daha bir bilinçlendi. O çocuğun adı, Talip Apaydın’dı.