Hüseyin Rahmi Gürpınar hastalık derecesinde eldiven tutkunuydu, evet... Eldivensiz hiç sokağa çıkmazdı. Eldivensiz para alıp vermez, kapı tokmaklarına dokunmaz, iskele korkuluklarını ellemez, tramvay demirlerini tutmazdı.
Yazlık, kışlık, baharlık, ayrı ayrı eldivenler... Yün, keten, deri, süet, yüzden fazla eldiven, bir bohça dolduruyordu.
Yalnız kendi eldiven kullanmakla yetinmez, çevresine de eldiven giymelerini öğütlerdi. Ona göre eldivensiz sokağa çıkmak cahil cesaretiydi!
Hüseyin Rahmi’nin eldiven tutkusunun altında ne yatıyordu. Bir şıklık gösterisi miydi bu?
Hayır, ünlü yazarın şıklık merakından ileri gelmiyordu bunca eldiven giymesi... Tek nedeni vardı, mikrop kapma korkusuydu!
Mikrop korkusu o dereceydi ki, evine yabancı bir konuk geldiği zaman, oda kapılarının tokmağını bile eliyle tutmaz, entarisinin eteğiyle tutardı üstat. Konuk gittikten sonra da tabii silinirdi paklanırdı her yer.
Yalnızca eldiven değil, yanına kolonya almadan da sokağa çıkmazdı.
Ölümünden sonra, o yüz çeşit eldiven atılmayacak, aile yakınlarınca saklanacaktı.

TARIK DURSUN USTANIN BORCU!

Yakından tanıyanlar iyi bilir: Usta, her an, herkesi ve her şeyi sarakaya alır. Bunun için neşeli anını kollamak da gerekmez. Üzüntlü anında, üzüntüsünün nedeniyle bile dalga geçer... Son yıllarında kendisini tutsak alan parkinson hastalığını bile sevimli bir şey gibi anar: “Parki!”
Biz, evlad-ı manevi taifesini de şakalarına alıştırdığı için, her fırsatta kendisine takılmayı adeta görev biliriz. Tabii hiçbirinin de altında kalmaz,.. Ağır şakalar hariç değil.
Bir gün yine, Babıali’deki “Sefilhane”ye uğramıştım; kapıdan girer girmez, daha selam vermeden:
“Tarık abi şu borcunuzu ödeyin artık, zamanı gelmedi mi daha?” diye sordum.
Şaşırdı birden. Önündeki yazıdan başını kaldı, yüzüme baktı:
“Ne borcu yav?” diye çıkışır gibi sordu.
“Tabii ki insanlık borcu, Tarık abi!” dedim.
O saniye gevşedi yüzünün kaygı çizgileri. Gülümsedi:
“Ah, evet!” dedi. “İşte onu ödeyemeyiz Doktor...”
Anında havaya girmişti üstat.