Sevgili Cemal Süreya, Maliye Müfettişliğinden emekli olduktan hemen sonra sakal bırakmıştı. Memur ruhlu biri değildi ama, memurluk ettiği sürece gerekli kurallara uyar; düzenli tıraş olur, kravat takardı. Emekli olunca kendini kuralların dışında görmek istiyordu belli ki... (Bir defasında Tarık Dursun K.’nın, emekli olmasına karşın hâlâ kravat takmasını yadırgadığını belirtecekti: “Bu Tarık da her gün kravat takıyor!”)

Çenesini çevreleyen sakalı kırçıldı, ama ak telleri maviye çalardı. Bu mavimtırak sakalı, arkadaşlarınca şaka konusu yapılırdı. Sanırım Nişantaşı’ndaydı, bir gün yolda Hilmi Yavuz’a rastladık. Hilmi Yavuz hemen latifenin kapısını araladı:

“Cemal’ciğim, sakallarını maviye boyamana hiç gerek yok! Biz senin mavi sakal olduğunu zaten biliyoruz. Hiç kuşkumuz yok...”

Cemal Süreya bu espriye karşı gülümsemekle yetinmişti ama, hakkındaki mavi sakal imgesinden hoşlanmadığı da söylenemezdi.

“NE ÇARE Kİ...”

Sakarya’da Meydan Muharebesi, geceli gündüzlü tam yirmi sekiz gün sürmüştü.

Savaşın galibi Türklerdi.

Bu savaşın sonunda Büyük Millet Meclisi, Mustafa Kemal Paşa’ya “Mareşal” rütbesi verdi.

Mareşal Mustafa Kemal Sakarya Savaşı’nı anlatırken, kendi övünmek yerine, yendiği düşmanı övecekti:

“Düşman çok cesaretle dövüştü! Bütün enerjisini sarf ederek, ölüm karşısında gözlerini kırpmaksızın, ne kadar inat göstermek lazımsa hepsini göstererek savaştı... Ne çare ki...”

Gazi Paşa, sözün burasında durdu. Sözü kendine bağlamak istemiyordu. Ancak orada kendisini dinleyen kişilerin merakla, ağzından çıkacak sözü beklediklerini görünce, konuyu şöyle bağladı:

“Ne çare ki, karşılarında Türk vardı!”

ÇOK YAŞA!

Hapşıran kişilere, neden “Çok yaşa!” denir?

Eski çağlarda, insanlar hapşırınca, ruhunun ya da canının, burnundan çıkıp gideceğine inanılırdı. Can burundan çıkınca kişi ölürdü.

Hani çok yorulmuş kişiler de, kötü durumda olduklarını “canım burnumda” diye açıklar ya...

Hapşırana çok yaşa demek, o eski çağlardan günümüze kadar gelmiş bir alışkanlık.

KİRİ, SİDİKLE TEMİZLEMEK...

Bilindiği gibi eski Romalılar beyaz harmani giyerdi.

Çamaşır suyunun bilinmediği çağda, beyaz harmaniler kirlenince  nasıl ağartırlardı?

İnanmayacaksınız ama, Romalılar insan bedeninden atılan bir sıvıyla temizlerdi bu ak kumaşları.

Roma sokaklarına birer ahşap tekne konur, insanlar biriktirdikleri sidiği o teknelere aktarır; sonra at arabalarıyla görevliler gelip dolu tekneleri toplardı. Toplanan sidikler kirli harmanileri ağartmakta kullanılırdı. Pekiyi, bu çağda adalet simgesi kadının ak giysisi kirlendiğinde  nasıl temizlenir?