“Neler yapıyorsun?” diye sordu. “Yeni bir şeyler yazıyor musun?” 
“Yeni bir kitabım çıkacak bugünlerde,” dedim.
İlgiyle:
“Adı ne?”
“Bu Sevda Ölmektir...”
Durdu, düşündü bir an. Beğeneceğini sanıyordum ama, yüzünde beğeni ışıması yoktu.
“Olmaz!” dedi; “-dır’ı daha önce kullandın. Sevgi Ekmektir, dedin. Tamam, onu kabul ettik. Ama artık bırak, kullanma bir daha.”
Bu adı severek kullanmıştım... Oysa üstadın söyledikleri de yabana atılamazdı şimdi. Düşünceye saldı beni.
Ortak dostumuz Doğan Hızlan’ın babası ölmüştü; onun cenazesinde, caminin saçağı altında yan yana duruyorduk. Üstat bir süreden beri hasta yatıyordu evinde, haberlerini alıyordum. Sağlık durumu elvermese de, aile dostunun hatırı için kalkıp gelmişti.
Cenaze namazı kılındı, Karacaahmet’teki camiyi çevreleyen kalabalık dağıldı, Üstat eşiyle birlikte evine dönecekti.
Ayrılmadan önce:
“Ara da görüşelim!” dedi. “Eve gel bir gün. Kitabın çıkınca getir.”
“Getiririm!” dedim. “Memnuniyetle.”
Mehmet Seyda’nın kitap adı konusundaki çekincesi aklımdaydı hep. 
Başka bir ad bulamadım ama, onun önerisi doğrultusunda, -dır takısını attım. Kitabımın adı, “Bu Sevda Ölmek” oldu.
Ziyaretine gidemesem de, postayla ulaştırdım üstada.
Edebiyatçılar, kan bağı olmayan akrabalar gibiydi. Birbirlerinin her şeyiyle ilgilenir, kitap adlarına bile karışırlardı. Büyükler küçükleri yanlıştan korur; küçükler büyüklerine saygıda kusur etmezdi.