Yeryüzüne ayak bastığında, takvimler 1912 yılını gösteriyordu. Annesi, Diyarbakırlı bir vali kızıydı. Kırk odalı taş bir konakta yaşıyorlar; seyisler, hizmetçiler el pençe hizmet görüyordu... Bu evde büyürken onun çocuk yüreğine sinmeyen ilk görüntüler, hizmet gören kadınların kimi günler dayak yemeleriydi. Dedesi (annesinin babası) Cemil Paşa valiliklerde bulunmuş, ayrıca birçok köyün de sahibiydi. Cahit Sıtkı Tarancı ile mahalle arkadaşıydı. Aile büyüklerinin itisiyle, iki çocuk birlikte camiye giderlerdi. Caminin musluklarında yan yana aptes alırken dirsekleri birbirine değerdi. (İki çocuğun bu dirsek teması, yaşam boyu sürecekti.) Kâh mahalle arsalarında kısa pantolonla top koşturur, kâh okul müsamerelerinde rol üstlenirdi. Babası Ali Fikri Bey, Kurtuluş Savaşı yıllarında Mustafa Kemal Paşa’yı destekledi. Cumhuriyet ilan edilince, kaymakamlık göreviyle önce Diyarbakır’ın Lice ve Çermik ilçelerinde çalışmış; daha sonra İstanbul’a atanmıştı. İstanbul’a geldiklerinde Şehzadebaşı tiyatroları en hareketli dönemini yaşıyordu. Küçük Vedat ilk sanat eğitimine Şehzadebaşı’nın tiyatro ve sinemalarında başladı denilse yalan olmaz. Sahne sanatlarıyla birlikte dergi okuma tutkusu da yine bu dönemde başladı.

Bir magazin dergisi, bir Şehzadebaşı sinemasında yarışma düzenlemişti: Artist resimlerini tanıma yarışması... Yarışmaya katılan küçük Vedat, gösterilen bütün artistleri tanıyarak, yarışmanın birincisi oldu! Ödül olarak da kendisine bir diş macunu ve diş fırçası verildi. Babası Ali Fikri Bey Fransızca hayranıydı. Bu sevgisini çocuklarına da benimsetmek amacıyla eve Larousse Ansiklopedisi getirtmişti. (Bir zaman gelecek, sevgili oğlu, o ansiklopedinin yazarlarından biri olacaktı.) Otuz yıl kaymakamlık yaptıktan sonra emekli olmuştu babası. Emekli olduğunda hiçbir maddi varlığı yoktu... Görevi boyunca rüşvet sözcüğünü ağzına almamıştı! Bir defasında oğlunun sünnet düğünü dolayısıyla bir teneke dolusu peynir gönderilmişti bir ağa tarafından. O bir teneke peyniri gerisin geri sahibine yollamıştı Kaymakam Bey. Yine birinde, evlerine konuk gelen üç kişi, küçük Vedat’a iki kese altın armağan etmiş; o da çocuk safl ığı içinde bu armağanları alıp sedirin altına koymuştu. Ali Fikri Bey altınların varlığını öğrenir öğrenmez, hem oğluna, hem de onu veren adamlara kızmıştı! Türk edebiyatının ve kültür yaşamının en zenginlerinden olan Vedat Günyol babasının yolundan hiç ayrılmayacaktı... Yaşamı boyunca çalıştı, kitaplar dolusunca yazılar yazdı, kitaplar çevirdi... ama sonunda kiracı olarak bu dünyaya veda etti! (2004).