O, kendini “baba” diye kabul ettirmişti çevresine. Keyifli zamanlarındaysa rütbesini yükseltirdi: Babaların babası anlamında, “Father of Fathers” diye nitelerdi kendini. Aslında “baba” diye andığı bir tek yazar vardı: Orhan Kemal. Babıali’de ona iş bularak bu âlemin kapılarını açan adamdı üstat Orhan Kemal. Onun hakkını her zaman teslim eder, hep sevgiyle anardı. Bu nedenle olacak, işe gereksinimi olan biri ona başvurduğunda hemen telefona sarılır, tanıdıklarını arar, iş kapılarını çalardı. Yayımlatamadığınız bir kitabınız mı var, Tarık Dursun Baba’yı aramanız yeterliydi: O sizin adınıza, nazının geçtiği bütün yayıncıları yoklardı. Emekli olduktan sonra da Babıali’yi terk etmedi. “Oğlum, adımız okunduğunda, namevcut demesinler!” Hiçbir zaman namevut denilemedi onun için. Yayınevi yönetti. Dergi çıkardı. Masaüstü yayıncilik yaptı. Tanıdığı yayıncılar ondan danışman olarak yararlandı. Film şirketlerine, televizyonlara senaryolar kotardı. Gazetelere dizi yazılar yazdı. Yurt dışı gezilerinden dizi konularıyla döndü. Kendi yazmasa bile, biz evlatlarına konu pas etti. “Her Güne Bir Masal” adı altında, bilinen, bilinmeyen masalları çocuklar için yeni baştan kaleme aldı. En uzun çalışması belki de bu olmuştu. Sıkıştığı noktalarda yakınlarını sorgulardı: “Oğlum, yok mu sizde yakası açılmadık masallar?” Babıali’den evine dönerken, Karaköy’e kadar yürür, sonra otobüse binerdi. Yürürken, Galata Köprüsü’nün orta yerinde bir mola vermeyi alışkanlık edinmişti. “Oğlum, gel şu balkonda biraz soluklanalım.” Babanın balkon dediği, köprü korkuluğunda denize doğru uzayan çıkıntıydı. Yaşamı bu çizgi üzerinde seyrederken, ona her akşam kapıyı açan ve her açışında da makyajlı olan Nermin yengemiz amansız bir hastalığa kaptırdı yakasını. Uzunca bir tedavi sürecinden sonra, babayı yalnızlığa terk etti! O da bizler gibi alışmıştı kocasına “baba” demelere. Ne zaman telefonla arasak; “Baba evde, vereyim!” derdi. Nermin yengenin gidişi, onun hayatının çivisinin çıkması anlamına geliyormuş; bunu zamanla anlayacaktık... “Aşam olunca evin duvarları üstüme üstüme geliyor” diyerek, Levent’teki minyatür bahçeli, dubleks evini sattı; gelip Moda’ya yerleşti. Birkaç gün görüşmemişsek eğer, Moda’dan telefon ederdi: “Oğlum, babalar aranır!” Neyse ki araba vardı; nerede olursam olayım kalkıp babaya giderdim. Yalnızlığını bölüşmeye! Bir süre sonra da Moda’da ev alıp baba ile aynı semtte yaşamaya başladık. Sabah olmazsa, akşam çayında mutlaka sahil kahvesinde buluşuyorduk. Bu arada, uzun sürmeyen bir evlilik denemesi oldu; o da ayrı bir hikâye. Çok sürdürmedi, boşandı. Yine arası çok sürmedi, parkinson hastalığının belirtileri başgösterdi! Sonra hastalık ilerleyince büsbütün Foça’ya tutsak düştü. Yine arıyordu arada bir: “Oğlum çık gel, fazla odamız var!” Gidiyordum elbette. Ama sık değil... Kitaplarının yayımlanması için elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışıyordum. Foça’da da, İzmir’de de, çok seviliyor, aranıyor, soruluyordu baba... Adını bir sokağa vermişlerdi. Onun adıyla söylenen bir otobüs durağı vardı. Son nefesini verinceye dek İzmirli okurları, hayranları yanında oldu. Bu dünyadan bir “baba” geçti... Babalar günün kutlu olsun be Tarık abi!