Bütün çocukluğunda gözleri yoldaydı; babası çıkıp gelecek umuduyla! Akşam olur, babalar evlerine döner; onun babası gelmezdi... Geceleri uykusunda babasını beklerdi; gelip de düşlerine girmezdi! Aylar, yıllar geçerdi böyle bekleye bekleye. Yaşı gün gün büyürdü... Oyun oynardı, okula giderdi, anasının sofrasında doyardı... Aklında hep babası olurdu. “Neden gelmiyor babam?” diye sorardı annesine. Sesinde acının acısı bir inleyiş olurdu. Genç kadın gözlerini kaçırırdı oğlundan... Verecek bir yanıt bulamazdı. “Peki, nerde benim babam?” diye üstelerdi çocuk. Annesi, belli belirsiz bir sesle karşılık verirdi: “Antalya’da.” Bir gün evde abilerinin okuyup sakladığı çocuk dergelirini bulmak için karıştırdığı dolap gözünde bir fotoğrafa rastladı. Bir mezar fotoğrafıydı bu. Antalya’da çekilmişti. Fotoğrafı annesine gösterince, genç kadın gözyaşlarına boğuldu! Babası Binbaşı Mehmet Salih Bey’in Antalya’da ölmüş olduğunu ancak o zaman öğrenebildi! O yıllarda, Topkapı semtinde, annesinin babasından kalma, hayli eskimiş ahşap bir evin giriş katında oturuyorlardı. İki ağabeyi yatılı okullarda okuyorlardı. Dededen kalma eve kira ödemiyorlardı ama, uzun zamandır bakım görmemiş, poyraza açık duvarı yıpranmış, yıkılmak üzereydi! Evde su, elektrik yoktu. Bahçeye açılan kilerdeki kuyudan su çekiyor ya da sokak çeşmesinden kovalarla taşıyorlardı. Geceleri gazlambasının ışığında ders çalışıyor; abilerinin okuyup bıraktığı dergileri, kitapları okuyordu çocuk. Babasının ölümünden sonra on dört lira aylık bağlanmıştı kendilerine. O parayla kıt kanaat geçinebiliyorlardı. Babasının arkadaşı olan bazı emekli subaylar, yetim çocukları kendi evlatlarından ayırmıyor, ellerine geçen aylığın artırılması için uğraşıyorlardı. Çabaları boşa gitmedi. Babası görev başında öldüğü için sonunda aylıklarının artırılması kabul edildi... Kişi başına yüz otuz beş kuruş arttı aylıkları.

Üstelik bu artış, babasının öldüğü tarihten geçerli sayıldı... Ellerine topluca bir para geçti. Bu parayla evlerinin poyraz rüzgârlarına açık duvarı galvanizle kapatıldı. Eve elektrik bağlandı. Üstlerine başlarına birer kat giysi alındı. 1928 yılında ölmüştü babası. O henüz bir buçuk yaşındayken... Subaydı. Yaşamı cephelerde geçmişti. Trablus’ta, Sina Çölü’nde, Balkanlar’da, Çanakkale’de... Kurtuluş Savaşı başlamadan daha, MM adlı gizli örgütte görev üstlenmişti. Ağabeyleri de babaları gibi subay olmak üzere Askeri Okula yazılmışlardı. Kendisi de tıpkı ağabeyleri gibi, baba mesleğini seçmeyi aklına koymuştu. Babasının kimliği nedeniyle, tarihe ilgi duymaya başlamış, okumaları bu yönde artmıştı. Öte yandan kırık dökük dizelerle içindeki duyguları ortaya çıkarma hevesindeydi. “Çocuk Sesi”, “Maceralar Dünyası” gibi dergiler, onun bu dizelerini sayfalarında yayımlıyordu.

İşte o okuma ve yazma tutkusu, sonunda başına iş açacak, yaşamının yönünü değiştirecekti! Kırklı yılların ilk yarısında İstanbul’dan ayrılıp İzmir’e yerleştiler. İzmir Karşıyaka Ortaokulu’na yazıldı çocuk. İzmir’den yolladığı şiirleri, “Yarım Ay” ve “Yedigün” dergilerinde yayımlanmaya başlamıştı. Takvimlerin 1946’yı gösterdiği yıl, Türk Ceza Yasası’nın 142. Maddesine aykırı davrandığı savıyla tutuklandı; okul avlusundan alınıp cezaevi avlusuna konuldu! Dört buçuk ay tutuklu kaldı. Tutuklanması nedeniyle okuldan atıldı... Öğrenim yaşamı yarıda kalınca, ekmeğini kazanmak üzere hayata atıldı. Bir zaman sonra da İzmir’den çıkıp Babıali’ye geldi. O şair çocuğun adı, Şükran Kurdakul’du.