Ne diyordu Hadisi Şerif? “Ölenleri hayırla anınız!” “Türkiye Yazıları” dergisinin sahibi ve yöneticisi, hikâyeci, müzik adamı Ahmet Say, 10 Mayısta aramızdan ayrıldı. Biraz erken bir ayrılış oldu belki. Çok sevenler, az sevenler, bencileyin uzaktan tanıyanlar, bu erkence ayrılıştan duyduğumuz üzüntüyü vurguladık... Değerbilir nitelikteki sayısız insan, sosyal medyada günler boyunca üzüntülerini belirtti. Bunca sevilmek, sayılmak, anılmak hiç de şaşırtıcı değildi elbet. Söz konusu ölümden etkilenerek, çalıştığı televizyon kanalında Ahmet Say’la ilgili program yapanlar da vardı doğal olarak. Bunların başında da Enver Aysever geliyordu. Aysever, yaptığı programda merhumu güzel sözlerle anıyordu. Say’ın edebiyata yön vermişliğine vurgu yaparak, özellikle bazı edebiyatçıları “himaye” ettiğinin altını çiziyordu. Merhumun edebiyata yön verip vermediği konusu tartışılabilir. Böyle bir tartışmaya girmiyoruz. Ancak Cemal Süreya’yı “himaye”sine aldığı savına katılmamız asla mümkün değil! Cemal Süreya kişi olarak da, edebiyatçı olarak da kendi kendini var etmiş; kimselerin himayesi altına girmemiştir. “Türkiye Yazıları” dergisi, başlangıçta Cemal Süreya’nın yönetiminde ve yol göstericiliğinde yayımlanacaktır. Dergi, onun tasarladığı ve öngördüğü biçimde oluşur. Ancak sonradan, Ahmet Say ile aralarında anlaşmazlık çıkar. Say, Cemal Süreya’nın işlerine karışmaya başlar. Cemal Süreya da kendine yediremez, dergiden ayrılır. Onunla birlikte Ali Püsküllüoğlu da dergiyle bağını koparır. Arkadaşları içinde kendisiyle birlikte ayrılmayanlara da Cemal Süreya gönül koyar! “Türkiye Yazıları” dergisinden ayrılış nedenini, Zühal Tekkanat’a yazdığı mektupta olanca açıklığıyla anlatacaktır. Üstadı tanıdığım yetmişli yılların ikinci yarısından itibaren, arkadaş söyleşilerinde Türkiye Yazıları’ndan hiç söz etmeyecekti. Bir iki açılamayla noktayı koymuş ve konuyu kapatmıştı. Enver Aysever, hangi himayeden söz ediyor, doğrusu anlayamadık. Ahmet Say yaşıyor olsa, eminiz ki o da böyle bir savı reddedirdi.

BUYRUKÇU, BABIALİ’YE TAKSİYLE GELİYOR...

Muzaff er Buyrukçu, uzun yıllar Taşlıtarla’nın çilesini çekmişti. İstanbul’un 1950 sonrasında gelişen gecekondu semtlerindendi burası. DP iktidarı Bulgaristan göçmenleri için burada bir mahalle kurmuş, evler yaptırmıştı. Ama ne evler! Ne mahalle!... Evlerin müteahhitliğini tarihi romanlar yazarı Murat Sertoğlu yapmıştı. Ev dedikleri dört duvar bir damdı: Odaların zemini doğrudan topraktı. Elektrik, su gibi zorunlu ihtiyaçlar bağlanmamıştı. Şebeke bile yoktu. Yollar çamur içindeydi; otobüs ya da dolmuş çalışmazdı. Cankuran ya da itfaiye çağırmak için koşarak Eyüp’e gidilir ordan telefon edilirdi! Buyrukçu memurluk ettiği Karaköy’eki dairesine ulaşmak için sabahları önce Eyüp’e gelir orda dolmuş sandallara biner, karşıya geçer, sonra yine yürürdü. Şehzadebaşı’ndaki Taşlıtarla minibüslerini görebilmek için altmışlı yılların sonlarını beklemek gerekiyordu. Kendi memurluk ediyor, eşi de trikotaj atölyelerinde çalışıyordu. Eşinin ailesi Bulgar göçmeniydi; oturdukları mahallede akrabaları vardı. Hepsi de yoksul insanlardı; ekmeklerini taştan çıkarırlardı. Akrabalarından bir delikanlı, sürekli işsiz ve bunalım içindeydi. Şoförlüğü vardı delikanlının, iş bulabilirse, başkalarının taksisinde çalışıyordu. Sürekli bir iş bulamıyordu. Delikanlı sık sık Buyrukçu ailesini ziyaret ediyor, onlarla dertleşiyor, işsizlik ve parasızlıktan yakınıyordu. Karı koca Buyrukçular, delikanlıya acıyorlardı. En sonunda ona bir taksi almaya karar verdiler. Taksinin ruhsatı kendi üzerlerine olacak; kazandığı parayı bölüşeceklerdi. Böylece kendi işinin ortağı olacaktı delikanlı. Şikâyetlerinin nedeni ortadan kalkmış olacaktı. Taksi alındı, teslim edildi. Gelgelelim delikanlı evde uzun uzun yatıyor, işe çıkmakta gönülsüz davranıyor, kazandığı paradan bir kâr göstermiyordu. Böylece aylar ayları kovaladı, yıl oldu. Sonunda taksiyi sattılar. O süre içinde Buyrukçu’nun tek kazancı, ara sıra Babıali’ye itiş kakış içindeki minibüslerle gelmek yerine, özel taksisine kurulup özel şoförüyle gelmesi olmuştu! Bir de, yetmişli yılların ilk yarısında bu taksici akrabadan çok güzel bir hikâye çıkaracaktı: “Her Yer Karanlık”.