Çocukluğunda geçirdiği bir kazanın sonucunu sırtında taşımak durumunda kaldı ve tüm yaşamını etkiledi bu durum. Örselenmiş bedeninin yarattığı olumsuz duyguları edebiyata taşıyarak var oldu. Gelgelelim fiziksel özelliği nedeniyle içine düştüğü bunalım, onu gölge gibi izliyor, özellikle aşk yaşamında acılara yol açıyordu. Bir genç kıza gönlünü kaptırmış, karşılık görmeyince kendine kıymaya karar vermişti! Tam da aldığı kararı yerine getireceği günlerde önemli bir edebiyat ödülüne değer görüldü. Bu ödülle morali yerine geldi ve kendine kıymaktan caydı. Cemal Süreya’nın deyişiyle, edebiyat onun için yalnızca bir yaşam biçimi değil, bir kurtuluş oldu. SANAT KORUYUCUSU BİR HANIMEFENDİ Bir gün bir toplulukta, Türkiye’de sanatı ve sanatçıyı koruyan varlıklı kişilerin bulunmadığından söz ediliyordu. Orada bulunan Sait Faik, şaşırtıcı biçimde karşı çıktı bu görüşe: “Olmaz olur mu, var böyle kişiler” dedi. “Kimdir?” diye sordular. “Annem!” karşılığını verdi Sait Faik. Başka yazarlar gibi düzenli bir yazı hayatı olmayan, dolayısıyla düzenli bir telif kazancı da bulunmayan Sait Faik’i herkes başıboş, hatta “zararsız bir serseri” gözüyle görürken; annesi Makbule Abasıyanık, oğlunu maddi ve manevi olarak destekliyor, onun yaşamını kolaylaştırıyordu. Babası, kereste tüccarlığını beceremeyen Sait Faik’in işe yaramaz biri olduğuna karar verirken, annesi tam tersine ve yalnızca analık içgüdüsüyle oğlunun yazarlık çabasına inanıyordu. Zaman, Makbule Abasıyanık’ın yanılmadığını gösterecekti. Nitekim oğlunun ölümünden sonra basında, onunla ilgili yazılan yazılar, yaşlı kadının yanılmadığının kanıtıydı. Oğlunu yitirdikten sonra da ona sahip çıkmayı sürdüren Makbule Hanımefendi, kızlarını küstürme pahasına, tüm varlığını Daruşşafaka’ya bırakırken, Sait Faik’in adının yaşatılması için her yıl bir hikây