Modalıların iyi tanıdığı merhum Sahaf Sami Önal, asker emeklisiydi. Kuleli Askeri Okulu’nda edebiyat öğretmenliği yaparken, Kenan Evren yüzünden mesleğini bırakmak zorunda kalmıştı. Sami Önal’ın kusuru, başarılı bir edebiyat öğretmeni olmasıydı! Dönem, Kenan Evren’in hot zot yöntemiyle bütün Türkiye’yi kışla disiplinine sokmaya çalıştığı seksenli yılların başıydı. Hazret, o gün “incelemelerde” bulunmak üzere Kuleli’yi ziyaret etmiş, dönüyordu. Pencereleri açık bir sınıftan, edebiyat dersi okutan Sami Önal’ın tutkulu sesi dışarıdan işitiliyordu. Tam da o sırada, hot zotçu general oradan geçiyordu. Geçip gidemedi. Durdu, dışarı taşan Hocanın anlattıklarını dinlemeye başladı. İşittiği şeyler hiç hoşuna gitmemişti. Sami Hoca kendini, anlattığı konuya kaptırmış, tutkuyla, ayrıntılı biçimde dersini işliyor, öğrencileri de can kulağıyla dersi dinliyordu. General Evren daha fazla dayanamadı; fırladı yerinden, okula daldı, soluğu Sami Önal’ın sınıfında aldı! Öfkeden mosmor kesilmişti hazret! Herkes hazırola geçmiş, gözler, kükreyerek sınıfa dalan diktatörün üzerindeydi. Dediğim dedik, çaldığım düdük diyen General doğruca sınıftaki öğretmeni hedef almıştı: - Olmuyor Hoca Efendi, olmuyoor! diye gürledi! Sami Hoca hazırolda ve sakin, Generale bakıyordu. - Böyle ders anlatılmazz! Sami Bey, konusuna hâkim, başarılı bir öğretmendi. Acaba olmayan neydi, pek anlamamıştı! Ötekiyse sözünü hükümle sürdürdü: -Bunlar asker, edebiyatçı değil! Bunlara bu kadar ayrıntılı ders anlatmaya gerek yok! Siz anlattıklarınızı çok önemli sanıyorsunuz ama, edebiyat o kadar da önemli değil... Sami Hoca, kusurunu anlamıştı. Karşısındaki hot zotçuya laf anlatmanın olanaksız olduğunu da biliyordu. O her şeyi biliyor, her alanı kendi bildiklerine göre düzenliyordu. Susmak en iyisiydi şu anda. Kenan Evren, askeri okuldaki edebiyat dersine de “nizamat” vermiş olmanın huzuruyla oradan ayrıldı. Öğrencilerinin önünde azarlanan Sami Önal’sa üzülmüştü! Bu koşullar altında bu kurumda artık ders anlatmanın olanaksızlığını anlayarak, emeklilik vaktinin geldiğine karar verdi. Askerlikten emekli oldu ve gelip Moda’da bir sahaf dükkânı açtı.

BÜYÜK ADAM ÖLDÜĞÜNDE...

Takvimlerin 10 Kasım 1938’i gösterdiği gündü. Atatürk’ün ölüm haberi, dünya gündemine bomba gibi düşmüştü! Türkiye’de yediden yetmişe herkes için hayat durdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde görev yapan ünlü bir Alman Hoca’nın dersi vardı o gün. Alman diWsipliniyle yetişen Hoca, dersi verip vermeme konusunda tereddüte düştü. Derse mi girmeliydi, yoksa o gün ülkenin içine düştüğü yasa mı katılsaydı? Bilemedi. Konuyu Fakülte Dekanı’na danışmaya karar verdi. Dekanın odasına çıktı, konuyu açtı. “Siz ne tavsiye edersiniz?” diye sordu. “Derse mi girmeliyim, yoksa dersi tatil mi edeyim, bilemedim?” Dekan: “Kararı siz veriniz,” tavsiyesinde bulundu. “Sizde büyük insanlar öldüğünde ne yapıyorsanız, yine öyle yapın.” Alman Hoca düşündü, yine işin içinden çıkamadı. Kolları iki yana düşmüştü. “Bizde hiç bu kadar büyük bir adam ölmedi ki...” diye yanıtladı muhatabını.