Lüleburgaz’ın Ceylan köyünde doğmuştu. Çok çocuklu, toprakla boğuşarak ayakta kalmaya çalışan bir aile içinde, sıtma hastalığının ateşinde yana kavrula büyüdü. Yedi sekiz yaşına geldiğinde eline topuzlu bir değnek verilerek önüne katılan buzağıları kırlarda gütmeye başladı. Çıplak ayaklarıyla kırlara çıkmadan önce her günkü yiyeceğini - bir parça ekmek, birer tutam tuz ve biber - alıyordu yanına. Doğrudan toprağa basan ayakları kaplumbağa boynunu andırıyordu. Kâh sivri taşlar kesiyor, kâh diken batıyordu, sızan kanlar toza bulanıp kuruyordu. Üç sınıflı köy okulunu bitirdikten sonra, daha da okumak istiyordu... Köylerinde başka okul bulunmadığından, Uzunköprü’deki dayısının yanına gönderdiler onu. Oğlu evden giderken annesi ağlıyor; yuvadan atılan leylek yavrusuna benzetiyordu! Okula yazıldığında, sınıf arkadaşları onu yadırgıyor; sözlerine, davranışlarına boyuna gülüp duruyorlardı. Onlar güldükçe, Küçük Sığırtmaç da kendini yabancı gibi görüp içleniyor ve büsbütün dışa kapanıyordu. Bir gün öğretmenleri, sınıfa bir ödev vermişti: İnegöl İlkokulu’nun dördüncü sınıf öğrencileri onlara bir mektup yollamış; bu mektuba bir karşılık yazılması gerekiyordu. Herkes bir mektup yazacak, içlerinde en güzeli seçilerek İnegöl İlkokuluna gönderilecekti. Bütün çocuklar harıl harıl mektup yazmaya girişti. Yazılanlar öğretmene iletildi. Öğretmenleri mektupları tek tek okuyarak değerlendirdi. Seçilen en güzel mektup sınıfta okunurken çocuk yüreklerdeki heyecan doruktaydı! Herkes kıskançlıkla karışık hayranlık duyguları içinde, bunu kim yazmış diye gözlerini arkadaşları üzerinde dolaştırıyordu. Mektup okunup bittikten sonra öğretmenleri, gözlerini kâğıttan kaldırıp Küçük Sığırtmaç’ın üzerine dikti. Ayağa kalkmasını söyledi ona. Küçük Sığırtmaç utana sıkıla ayağa kalktı. Arkadaşlarının şaşkın bakışlarını üzerinde duyumsadı. Öğretmen: “İşte!” dedi. “Bu güzel mektubu arkadaşınız Mehmet yazdı!” Sınıfta bir alkış tufanı koptu! Bu alkış sesleri, Köy Enstitüleri kuşağının önde gelen yazar ve şairlerinden Mehmet Başaran’ın (1926-2015) doğuşunu muştuluyordu.

HÜSEYİN RAHMİ’NİN KEDİSİ

Hüseyin Rahmi edebiyatımızda hayvan sevgisi olan yazarlardandı. Evinden kedi eksik olmazdı. Evinin bahçesindeki sokak kedilerini de zaman zaman beslerdi. Evinin arkasındaki çam koruluğundan bir gün çocuk sesleri geliyordu. Pencereden baktığında gördü ki, birkaç haylaz çocuk, koruluğa terk edilmiş zavallı bir eşeği taşlıyorlar. Yaşlı ve bitkin hayvan orasına burasına çarpan taşlar önünde çaresizdi. Hüseyin Rahmi Bey hemen aşağı indi, çocukları azarladı, kovdu. Zavallı hayvanı kurtardı... Ama o gün Cağaloğlu’na tefrika götürmek durumundaydı. Evden ve Heybeliada’dan ayrıldı. Akşama doğru eve döndüğünde ilk iş olarak korulukta bıraktığı eşeği yoklamak istedi. Eşek yerde yatıyordu! Kendi gittikten sonra çocuklar yeniden gelmiş, taşlaya taşlaya hayvanı öldürmüşlerdi! Çok üzülmüştü ama yapacak bir şey yoktu artık... Hayvancığın işkenceyle öldürülmüş olması aklından çıkmıyordu! Günler sonra oturup bu eşeğin hikâyesini yazdı. Okuyanın yüreğini burkan bir hikâyedir. 1944 yılının 8 Mart günü öldüğünde, cenazesini, yaşamını geçirdiği Heybeliada’da toprağa verdiler. Kalbinde hayvanlara karşı hep merhamet duyguları taşımış adamın cenazesinde, yakınları, sevenleri, konu komşusu dışında alışılmadık biri daha vardı: Kedisi! Evden çıkarılan cenazeyi mezarlığa kadar izlemesi orada bulunan herkesi şaşırtacaktı.