O, bir Melih Cevdet Anday hayranıydı. Şiirleri, denemeleri, romanları, oyunları, konuşmaları... Üstadın yazılı, basılı neyi varsa hepsini, bir müminin peygamberine bağlılığı gibi inançla izliyordu. Öylesine tutkuyla bağlıydı ki o bilge ozana, her gün eliyle beslediği, tatlı sözlerle sevip okşadığı muhabbet kuşunun adını Melih koymuştu. Kuşuyla konuşurken karşısında sevgili ozanını buluyordu sanki; onunla muhabbet ediyordu. Bir gün dalgın yürürken Kadıköy, Moda Caddesi üzerinde, o erişilmez kutsal insanla burun buruna geldi. (Anday, Kadife Sokağın [Reks Sineması’nın] karşısında oturuyordu o sıralar.) Bütün cesaretini toplayıp Melih Cevdet’e selam verdi, elini tuttu, muhabbet kuşunu okşar gibi sevecenlikle okşadı. Mavi gözlerinin içine -sıcak okyanus sularına dalarcasına- bakarak: “Efendim, ben sizin bir hayranınızım!” diye tanıttı kendini. Okur ilgisine alışkın Melih Cevdet: “Öyle mi Efendim? Çok memnun oldum!” karşılığını verdi. Ama hayranı olan genç Hanım, yaşamı boyunca biriktirdiği tüm cesaretini kuşanmış olarak konuşuyordu: “Ne kadar şanslı bir insanım ben! Ne kadar mutlu bir insanım! Sizinle konuşmak ne mutlu bir olay benim için, bilemezsiniz...Gökyüzünde ararken yeryüzünde buldum sizi...” Melih Cevdet’in eşi Suna Hanım da böylesi sahnelere alışık olmalı ki, eşiyle okuru rahat konuşsunlar diye, birkaç adım öteye gitmiş, orada bekliyordu. “Efendim, benim en büyük hayalim sizinle tanışmaktı. Bir keresinde ta Ören’deki yazlık evinize kadar geldim. Uzun bir yoldan gelmiştim. Ama kapınızı çalmayı, sizi rahatsız etmeyi göze alamadığım için gerisin geri döndüm!” Bu sözleri işiten Melih Cevdet, kurşunla vurulmuş gibi sarsılmıştı. Az ötede duran karısına seslendi: “Duydun mu Suna?” dedi yerinircesine. “Bizler böyle insanlar mıyız? Kapısı çalınamayacak insanlar mıyız? Neler işitiyorum ben?” Karşısındaki genç Hanıma tüm içtenliğiyle adeta yalvardı: “Lütfen gelin, görüşelim. Bizi her zaman arayabilirsiniz! Konuklarımızı ağırlamaktan mutluluk duyarız!” Böyle dedi ve adresini, telefon numarasını yazıp verdi. Yaşlı ozan, karısının kolunda akşamın karanlığında evine doğru yürürken, hâlâ sesleniyordu hayranına: “Mutlaka bekliyoruz Efendim!” Çiğdem Kıraydın, gönlünde erişilmez bir tahta oturttuğu bu “tanrısal varlığa” söz vermiş olmasına karşın evine gitmeye, onun zamanını almaya cesaret edemeyecek, Melih Cevdet de bir zaman sonra yeryüzüne veda edecekti.