Mustafa Kemal Paşa karargâhını Uşak’tan Salihli’ye, oradan İzmir yamaçlarındaki Nif’e (şimdiki Kemalpaşa’ya) taşımıştı. Yunanlıların kent önünde bir saldırıda bulunmaları olasılığına karşı Salihli’de gerekli önlemi almıştı. Bu sırada, İzmir Limanında bulunan “Edgar Quinet” adlı Fransız zırhlısı aracılığıyla İngilizlerden bir telgraf geldi. Kentin Türk Ordusuna teslimi konusunda, konsoloslarına talimat verildiğini bildiriyorlardı. Buna göre teslim koşullarını görüşmek istiyorlardı. Mustafa Kemal Paşa öfkelendi! “Kimin şehrini kime veriyorlar?” diyerek yumruğunu masaya vurdu! Ancak o an kafasında beliren bir düşünce ışığıyla, savaşın bitmiş olduğunu anlamakta gecikmedi. Bu görüşme isteği, zafer işaretiydi! İtilaf Devletleri kendisiyle anlaşmak üzere masaya oturmak istiyorlardı. “Zavallı Lloyd George,” diye söylendi. “Bilsen yarın başına nele gelecek...” Rum kadınları kasabanın dışında toplanmış, İngiliz Başbakanı’na sövgüyle karışık ileniyorlardı: “Kako krono na his Georgis!” (İyi gün görmeyesin!) Gelen telgrafa, “9 Eylülde, Nif’te görüşelim” yanıtını verdi. Türk Ordusu’nun öncü birlikleri İzmir önlerine ulaşmıştı. Paşa, 9 Eylül’de Nif’teydi. Arabasından inip kendisi için hazırlanan karargâha yöneldi. Gözlüğünü çıkarmış, bir sigara yakmıştı. Köylüler yollara dökülmüş, onun geçmesini bekliyordu. Halktan biri, cebinden buruşuk bir resim çıkararak bir Paşa’ya, bir resme bakıyordu. Tanıyınca, yerinden sıçrayarak bağırdı: “Bu o, bu o! Kemal Paşa bu!” Mustafa Kemal, karargâh duvarında asılı kalmış Venizalos’un resmine aldırmadan, masasına geçip oturdu. Karşı taraf, Ankara üzerinden İstanbul’a gönderilen cevabi telgrafı zamanında alamamıştı; dolayısıyla toplantıya da zamanında gelemedi. Ancak Paşa’nın Orduları hedeflenen Akdeniz’e varmıştı. Bu nedenle keyfi yerindeydi. Ertesi gün, Ordunun ardı sıra kendi de İzmir’e girecekti. Paşa rahattı, kendini neşeli hissediyordu.

AKİDE, BİR HUKUK TERİMİDİR

Şekerimizin asıl adı, “ağda şekeri”. Biçimi de, şimdiki gibi değildi. Madeni para gibi yuvarlak ve ortası delikti. Derler ki, akide şekerinin bugünkü biçimde kesilmesi, Şekerci Hacıbekir’in bir buluşudur. Karanfilli ve tarçınlı yapılırdı önceleri. Susamlısı, fındıklısı, kakaolusu sonranın yapımı. Ağda şekeri İstanbul’da yalnızca Saray ileri gelenlerinin, varlıklı kimselerin ağzına layık görülen bir şeydi. Osmanlı Sarayı’nda, konaklarda tüketilirdi. Saray’da Kubbealtı toplantılarına katılanlara armağan olarak verilirdi. Tabii herkes rütbesine göre şeker alırdı. Dolayısıyla en çok şekeri sadrazam paşalar götürürdü! İstanbul’un şekercileri de, ancak Saray ve konaklara yetecek kadar baharatlı şeker üretebiliyordu. Halk şekeri, sadece bayramlarda ve şehzade düğünlerinde yiyebiliyordu. Sarayın ikramı olarak... Ama tadı bir kez halkın ağzına bulaşmıştı. Her zaman şeker yemek istiyordu halk. Alışmış kudurmuştan beterdir derler ya... Bu kez de İstanbul’da merdiven altı şeker imalatçıları türedi. Onlara da “koltukçu” deniyordu. Şekerci esnafı koltukçuları şikâyet etmeye başladılar. 1582 yılında Osmanlı Sarayı yayımladığı bir fermanla koltukçu şekercileri yasakladı. “İstanbul Kadısına hüküm ki... (...) İstanbul’da koltuçku (kaçak esnaf) çoğalmış olup şehre gelen şekeri onlar alıp işlemektedir. Şekerin bahası otuz akçe iken kırk beş akçeye çıkmış bulunuyor. Bundan böyle koltukçular men olunmuştur deyu emir buyurdum.” Şimdi diyeceksiniz ki, ağda şekeri, nasıl olmuş da bir hukuk terimi olan “akide”ye dönüşmüş? Bunun da nedeni Yeniçeri askeridir... Yeniçeriler bayramlarda padişaha şeker gönderirdi. Bu şeker, “akit”, yani bağlılık sözü anlamına gelirdi. Başka söyleyişle, Yeniçeriler, padişaha bağlılık sözü vermiş olurlardı. Aralarında bir akit yapılmış sayılırdı. Ol sebeptendir ki, gel zaman git zaman, ağda şekerinin adı oldu “akide.”