Şair, romancı, hikâyeci Mehmet Celal (1867-1912) yoksul bir yaşam sürmesine karşın hali vakti yerinde bir paşanın oğluydu. Ama babasının varlığından yararlanmak yerine kendini adeta perişanlığa adamıştı. Bir defasında Sirkeci tarafında harap halde küçük bir ev tutmuştu. Ama ödenmeyen kiralar birikiyor, ev sahibi her ay kapıya dayanıyor, her defasında da eli boş dönüyordu. Mehmet Celal’in yanıtı hep aynıydı: “Çok üzgünüm efendim! Pek çok kişi üzerinde alacağım var ama ne yazık ki hiçbirinden para alamadım! Gelecek ay, birikmiş bütün borcumu ödeyeceğimden emin olunuz.” Ertesi ay yine aynı talep, aynı vaat... Gün geldi ev sahibi kira alacağı kovalamaktan bıktı, usandı. Bir gün yine kapıyı çaldı talihsiz adam: Kiracısı Mehmet Celal’den bir istekte bulundu: “Beyefendi sizden bir ricam olacak...” Mehmet Celal: “Buyurun efendim, ricanız başım gözüm üstüne!” “Artık kira istemiyorum sizden. Eli boş dönmekten usandım. Geliniz, evi sizin üstünüze yapalım. Siz üzülmeyin, ben de kira istemekten kurtulayım efendim!” Ev sahibi ciddiydi. Ama Mehmet Celal de ciddiydi: “Özür dilerim, bu teklifinizi kabul edemem efendim!” dedi. “Niçin efendim? Evi size karşılıksız terk ediyorum?” Mehmet Celal: “Orası güzel de... Ev benim üzerime olursa, bunun onarımı, bakımı, vergisi, sair gideri olacak... Muhterem Beyefendi, ben bunca masrafın altından nasıl kalkarım? İnsaf ediniz lütfen!” KAYGILI BİR YAZAR Edebiyatta Hüseyin Rahmi, Ahmet Rasim, Sermet Muhtar gibi yazarların oluşturduğu çizgide yürüyerek, İstanbul’un folklorundan ve günlük yaşamından konular çıkaran Osman Cemal (1890-1945) soyadı yasası yürürlüğe girdiğinde, kendine “Kaygısız” soyadını seçmişti. Ancak zaman içinde, bu soyadının kişiliğine uygun bir ad olmadığını düşünmeye başladı. Çünkü vicdanında kaygılar taşıyan biri olarak görüyordu kendini. Düşündü taşındı, sonunda soyadını değiştirmeye karar verdi. Kaygısızlığı bir yana bırakıp, Kaygılı oldu. Ünlü “Çingeneler” romanı yazarının genç denilecek yaşta ölümü, İstanbul adına önemli bir kayıp olmuştur.

OKULUNUN EN YARAMAZ ÖĞRENCİSİYDİ

İlkokulun tüm sınıflarını birincilikle bitiren Mehmet Rıfat, ortaokulu okumak için Kastamonu’ya, ablasının yanına taşınmıştı. Ablasının evi okula çok uzaktı. Özellikle karlı kış günlerinde o uzun yolu yürümek zor oluyordu. Gelip giderken yoruluyor olmasına karşın derslerde başarılıydı. Bir tek notu dışında... “Hal ve Gidiş” notu! Bu hanede, yaldızlı bir “ihtar” yer alırdı! Neşeli, kendiyle barışık olan Mehmet Ilgaz, sevmediği öğretmenlerinin gülünç bir yönünü yakaladığında hiç bağışlamazdı. Sınıfları, okulun yemekhanesine bitişikti. O nedenle yemekhaneden geçinen kediler, zaman zaman sınıfa da dalıyordu. Bir gün o kedilerden birini kucaklamış seviyordu ki, Fransızca Hocası Hamit Bey sınıfa girdi. Mehmet Rıfat alelacele kucağındaki kediyi, kapaklı sıranın içine kapattı! Ama hayvancık kapatıldığı yerde rahat değildi. Kapağın altında acı acı miyavlıyordu. Hoca sesin geldiği sıraya yöneldi. Gözleri, yaramazlıklarıyla ünlü öğrencisinin üzerindeydi. Mehmet Rıfat, hafifçe yana kayınca kapak açıldı, kedi dışarı fırladı! Kedi önde Mehmet Rıfat arkada, sınıftan fırlayıp kaçtılar... O an için Hoca’nın elinden kaçıp kurtulmuştu ama, hemen ardından kendini disiplin kurulunda buldu! Disiplin Kurulu Başkanı Nuri Bey, öğrencisini severdi; ayrıca mizah duygusu olan biriydi. Kedi olayı pek hoşuna gitmişti. Mehmet Rıfat’a “ihtar” gibi hafif bir ceza vererek olayı geçiştirdi. Kastamonu Ortaokulu’nun o yaramaz çocuğu, gün gelecek, Türk mizah edebiyatının kilometre taşlarından biri olan “Hababam Sınıfı”nı yazacaktı.