Safiye Ayla anlatıyor: “Çelik Palas’ın açılışına katılmak üzere Ertuğrul Yatıyla Mudanya (ya da Gemlik’e) gidiyorduk. Öğlen yemeğinde Atatürk, yanındakilerle İtalya, Habeş savaşı üzerine konuşuyordu. Sonra söz döndü dolaştı şiire geldi. Ben, Atatürk’ü, içmediği halde, hiç bu kadar içlenmiş görmemiştim... Bir süre denize baktıktan sonra birdenbire bana dönerek, hiç unutamadığım şu sözleri söyledi: “Ben bu ülkede bu kadar önemli işler yaptım, bunları şiirle anlatacak bir şair çıkmadı! Bir Mehmet Akif vardı, şapka yüzünden çekip Mısır’a gitti. “Deha, geleceğe bakıp gören adamdır. Büyük sanatçı odur ki, kendini gelecek günlere hazırlamıştır. Mesela Tevfik Fikret... Bir gün bu memlekette sabah olacağını aşağı yukarı kestirebilmiştir. Nerede Akif, nerede Fikret! “Yıllar sonra bizzat Nâzım Hikmet’in ağzından Kurtuluş Savaşı Destanı’nı dinleyince, Atatürk adına üzüldüm ve hayıflandım. Ata, bu destan şiiri dinlemeliydi, dedim kendi kendime. Hem Atatürk mutlu olurdu; hem de Nâzım’ın yazgısı yön değiştirebilirdi.”

(SAFİYE AYLA’NIN ANILARI/ NG). CAMİ AVLUSUNDAKİ ÇOCUK

Büyük bir yayıneviydi, çoksatar kitaplar basıyordu. Balkan göçmeni olan sahibi, konuklarına, minik kadehlere koyduğu pembe renkli erik rakısı ikram ederdi. Balkanlarda bir yerden getirttiğini söylerdi. Türk edebiyatının ünlü yazarlarının kitaplarını basarak yayınevini büyütmüştü ama, editör, redaktör çalıştırmak gibi bir alışkanlığı yoktu. Çünkü yeni yazarların yapıtlarını basma riskine girmiyordu. Son zamanlarda daha çok, yazılarıyla toplumda geniş ilgi uyandıran gazeteci yazarların yapıtlarını basmaya yönelmişti. Bu tür yazarların arkasında hem okurları, hem de gazetesi bulunduğu için kendi reklamlarını kendileri yapıyor, ayrıca reklam parası vermeye gerek kalmıyordu. Eski yayınevidir diye Necati Cumalı da, son romanının dosyasını oraya vermişti. (Bilgisayar yaygınlaşmadığı için birçok yazar henüz daktilodan kopmamıştı. Üçüncü hamur kâğıtlar klasörlere, telli dosyalara geçiriliyordu, malum!) Necati Cumalı ününde bir yazarın dosyasını, genellikle yayınevleri bekletmez, doğrudan matbaaya gönderirlerdi. Ama bu kez öyle olmamıştı. Yolunun üstündeki yayınevine ara ara uğramış ama, dosyasıyla ilgili olumlu bir sonuç çıkmamıştı. Yayınevi sahibinin de ilgisinde bir soğuma hisseder olmuştu üstat. Ancak kuruntuya kapılmış olmamak için bir süre daha beklemeyi göze almıştı. Editör çalıştırmayan yayıncıların şöyle bir yöntemi vardı: Önüne gelen dosyayı, nazının geçtiği öteki yazarlara el altından okutuyor, onların izlenimine göre karar veriyordu. Anlaşılıyor ki, Necati Cumalı’nın dosyasını okutacak birini bulmakta güçlük çekiyordu yayıncı. Bir süre sonra yeniden uğrayan Cumalı, dosyasının istikbalinin hâlâ meçhul olduğunu görünce artık sabrı taşmıştı! “N’oluyoruz ulan? diye çıkıştı Balkan şivesiyle bu kez! Cami avlusuna çocuk mu bıraktım ben? Getir dosyamı, geri alıyorum!” Öfkesi bir zaman sürmüş olmalı ki, Babıali Yokuşu’nda rastladığı her arkadaşına, olayı kısaca özetliyor, son tümcesini özellikle vurguluyordu: “Cami avlusuna çocuk mu bırakıyoruz? dedim adama... Yaa, işte böyle şekerim!”