Adam rüyasında sık sık kara bir kedi görür. Kedi adama hep, yaşanmış bazı olayları anımsatır. Adam, bir kedinin bütün bunları nasıl ve nereden bildiğine şaşar, bunalır, sıkıntılara düşer. Ter içinde uyanır. Bir gün kedi kendini tanıtır. Adamın gençlik yıllarından tanıdığı, kara çarşaf giyen bir hayat kadınıdır o kedi... Kadının, çocuk yaştaki öğrenci kızını öldürmüştür adam, bir gece âlemi sırasında... Varlıklı kimseler oldukları için, parayla örtbas etmişlerdir cinayeti. Kadın yıllar sonra adamın rüyasına intikam amacıyla girmektedir... Gizemli kedi, adamın kendisini izlemesini ister. Adam elinde olmaksızın kara kediyi izler. Kedi, adamı alıp bir mezarlığa götürür. Mezarlığa gidince onu orada bırakıp gözden kaybolur. Adam geriye dönemez. Sabahleyin adamı yatağında göremeyen ailesi, onu aramaya başlar. Sonunda mezarlıkta delirmiş olarak bulunur. Edebiyatçıların kedi merakı üzerine bir deneme yazmakta olan Salah Birsel, bir gün Cağaloğlu’nda karşılaştığımızda, kedilerle ilgili hikâyem olup olmadığını sormuştu. Üstada “yok” dediğim için üzüldüm! Bir daha sorarsa, yok dememek için gidip bu hikâyeyi yazdım. Yıllar sonra yeniden okuduğumda, ben bile beğendim kara kedinin hikâyesini. Tam da Marquez’in büyülü gerçekçilik dediği çizgide bir hikâye olmuş. Adı mı? “Kediler Yıldızları Sayar.”

METİN ELOĞLU

Metin Eloğlu hakkındaki “acı adam” nitelemesi Can Yücel’e ait. Yirmili yaşların eşiğinde Güzel Sanatlar Akademisi’de Resim Bölümü öğrenciydi. 1946 yılında siyasal nedenle iki ay tutuklu kaldı. Bu yüzden Akademi’deki kaydı silindi. 1947’’de askere gitti; disiplinsizlik gerekçesiyle beş yılda terhis olabildi. Evlendi, çocukları oldu: Bir kız, bir oğlan... Bohem yaşamı yüzünden karısı çocuklarını alıp Almanya’ya gitti. Ama adresleri meçhuldü! Yıllarca çocuklarından haber alamadı; babadan uzakta büyüdüler. Oğlu on sekiz yaşından sonra baba özlemiyle kalkıp İstanbul’a geldi. Şair ve ressam Metin Eloğlu, boyu kadar olmuş oğlunu ilk kez görmenin sevinciyle onu alıp meyhaneye götürdü. Sevgili oğluyla karşılıklı kadeh kaldırıp söyleşmenin hayali içindeydi. Ne var ki hiçbir şey konuşamadılar. Ne oğlu Türkçe biliyordu, ne de kendi Almanca tek bir sözcük!... Arkadaşı Eloğlu’nun şanssızlıklarını anlatan Can Yücel, “İşte” diyordu, “Metin böyle acı bir adamdı!”

NEVESER KÖKDEŞ

Kuşkusuz şanslı bir çocuk olarak dünyaya gözlerini açmıştı... 1904 yılında Çamlıca’da, Paşa babasının köşkünde doğdu... Ne var ki, şansı onu daha dört yaşındayken terk edecekti. Sultan Abdülaziz’in Başmabeyincisi olan babası Hurşit Paşa, o daha dört yaşındayken, II. Abdülhamit tarafından sürgüne gönderildi ve gittiği yerden dönemedi. Babasızlığın acısını yaşayan çocuğa, abisi Muhlis Sabahattin (Ezgi) piyano ve gitar çalmayı öğretti. Musikiye karşı o denli yetenekliydi ki, ilk bestelerini yaptığında henüz on altı yaşındaydı. Yine o yaşlarda Üsküdarlı Mehmet Ali adında bir zabitle evlendi. Ne var ki şanssızlığı bu konuda da yakasını bırakmamıştı: Kocası Çanakkale’ye gönderildi ve orada şehit oldu. Karnında taşıdığı oğluyla dul kaldı. Yalnızca dul kalmadı, ekonomik olarak da zor durumlara düştü. Zaman zaman piyano dersleri vererek geçimini sağlamaya, çocuğunu büyütmeye çalıştı. Eşini yitirmek, yaşamın zorluklarına göğüs germek onda moral bozukluğu yaratmış, hastalanmış, içine kapanmıştı. Yapabileceği tek şey şarkılar bestelemekti. O da öyle yaptı...