Rıfat Ilgaz ustamızı yirmi beş yıl önce bugün (7 Temmuz 1993) Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa vermiştik... Türk mizah edebiyatının altın adlarından o aziz insanı hoş bir anısıyla anıyoruz.

*

1946’da edebiyat öğretmenliğine yeniden başlayan Rıfat Hoca, iki ay kadar Boğazlıyan’da görev yapmış, ancak hastalandığı için, tedavi görmek üzere trenle İstanbul’a dönüyordu.

Tren, Ankara’da aktarma yaptı.

Rastlantı bu ya, Ankara’dan İstanbul’a giden yolcular arasında Orhan Veli de vardı. Ancak farklı mevkilerde yolculuk ediyordu iki arkadaş. İçeride görüşmek üzere ayrı vagonlara bindiler.

Rıfat Hoca kendi vagonuna yerleştiğinde bir de baktı ki, karşısında da bir şair oturuyor.

Bu şair, o yıllarda mitolojik motiflerle yazdığı şiirlerle ünlenen Salih Zeki Aktay’dı.

Salih Zeki Bey, Rıfat Ilgaz’ı tanımıyordu ama, uzun yolculuk sırasında laflayabileceği birini bulduğu için memnun olmuştu. Vakit geçirmeden konuya girdi. Üstadın konuşmak istediği konu, öğretmenlerdi. Onlardan şikâyetçiydi! Özellikle edebiyat öğretmenlerinden yaka silkiyordu... “Okumuyorlar. Ellerinde kitap görülmez. Okuttukları çocuklara örnek olmazlar. Bunların hepsi edebiyat memuru!...”

Rıfat Ilgaz, hiç üstüne alınmadan üstadı dinliyordu.

O sırada Orhan Veli girdi kompartımana. Elinde, arkadaşlarının yolluk olarak getirdiği içki şişesi vardı. Rıfat Ilgaz’la senlibenli konuşmaya başladı. Karşı koltukta oturan Salih Zeki Aktay’ı tanımıştı ama, tanıdığını belli etmedi.

Konuşması bölünmüş olan Salih Zeki Bey’se rahatsız oldu bu genç adamın gelişinden... Susup bekledi.

Sonra Orhan Veli kalktı, yeniden geleceğini söyleyerek çıktı gitti.

O gittikten sonra Salih Zeki Aktay, kompartıman arkadaşına sordu: “Kim bu genç adam?”

“Orhan Veli.”

“Ne iş yapar?”

“Şairdir. Şiir yazar.”

Ünlü mitoloji şairi hiç duymamıştı bu adı. Bir ara yine sordu üstat:

“Siz ne iş yapıyorsunuz?”

Rıfat Hoca taşı gediğine oturttu: “Edebiyat memuruyum efendim!”

KARA KEDİ

Adam rüyasında sık sık kara bir kedi görür. Kedi adama hep, yaşanmış bazı olayları anımsatır. Adam, bir kedinin bütün bunları nasıl ve nereden bildiğine şaşar, bunalır, sıkıntılara düşer. Ter içinde uyanır.

Bir gün kedi kendini tanıtır. Adamın gençlik yıllarından tanıdığı, kara çarşaf giyen bir hayat kadınıdır o kedi... Kadının,  çocuk yaştaki öğrenci kızını öldürmüştür adam, bir gece âlemi sırasında... Varlıklı kimseler oldukları için, parayla örtbas etmişlerdir cinayeti.

Kadın yıllar sonra adamın rüyasına intikam amacıyla girmektedir...

Gizemli kedi, adamın kendisini izlemesini ister. Adam elinde olmaksızın kara kediyi izler. Kedi, adamı alıp bir mezarlığa götürür. Mezarlığa gidince onu orada bırakıp gözden kaybolur. Adam geriye dönemez.

Sabahleyin adamı yatağında göremeyen ailesi, onu aramaya başlar. Sonunda mezarlıkta delirmiş olarak bulunur.

Edebiyatçıların kedi merakı üzerine bir deneme yazmakta olan Salah Birsel, bir gün Cağaloğlu’nda karşılaştığımızda, kedilerle ilgili hikâyem olup olmadığını  sormuştu.

Üstada “yok” dediğim için üzüldüm! Bir daha sorarsa, yok dememek için gidip bu hikâyeyi yazdım.

Yıllar sonra yeniden okuduğumda, ben bile beğendim kara kedinin hikâyesini. Tam da Marquez’in büyülü gerçekçilik dediği çizgide bir hikâye olmuş. Adı mı? “Kediler Yıldızları Sayar.”