Doksanlı yılların ortalarıydı. Birlikte nereye gidiyorduk, şimdi unuttum... Hoca ile, Çatalçeşme’deki evinden çıktık, Bağdat Caddesi’nden vurduk, Feneryolu’na geldik... Önce Feneryolu’nda oturan kız kardeşine uğrayıp öyle devam edecektik yola... Feneryolu’daki eve geldiğimizde kocaman, siyah tüylü bir köpek sevinçle karşıladı bizi. Bana değil tabii, o sevgili dostu Vedat Hoca’ya kuyruk sallıyordu sevinçle. Ona güzel sözlerle seslendi Hoca. Başını okşadı. “Harika bir hayvandır” diye anlattı. Oysa Fatih’te geçen çocukluk yıllarında bir köpeğin saldırısına uğramıştı. Okula giderken, önünden geçtiği bir konağın köpeği üstüne gelip bacağını parçalamıştı! Çocuk Vedat can acısıyla ağlıyormuş... Bacağından kanlar akıyor... Konağın insanları pencereden bön bön bakıyor öyle. Aşağı inip de çocuğa yardım etmiyorlar... Kanları aka aka okula geliyor. Onu öyle kanlar içinde gören öğretmeni hemen koşup elinden tutuyor, en yakın eczaneye götürüp yarasını temizletip sardırıyor. Çocukluğunun bu kötü anısına karşın, Vedat Günyol köpeklere değil, yaralı bir çocuğun yardımına koşmayan konak insanlarına kızıyordu. Bugün 9 Temmuz, Vedat Hoca’nın ölüm yıldönümü! 2004 yılında aramızdan ayrılmıştı. Onun adıyla ölüm sözcüğünü bir araya getirmek hiç de kolay değil. Olsa olsa sevgili Hocamız biçim değiştirmiştir. O şimdi bir ormanda, dallarında sincapların oynaştığı, kuşların konduğu bir meşe ağacı olabilir. Başının üstünde bulut kümeleri; kökleri toprağın derinliklerinde...

VÂ-NÛ, DOKTORUNDAN RİCA ETTİ: “YAZACAKLARIM BİTMEDİ!”

Aziz Nesin’den duymuştum: Çok sayıda kitap yazan yazarların parmaklarında zamanla “yazar nasırı” oluşurmuş... Tabii, daktilo ve bilgisayar dönemi yazarlarının böyle bir meslek nişanı hiç olmadı. Tanıyanlar, Vâlâ Nurettin’in de serçe parmağına kadar sağ el parmaklarının nasır tuttuğunu anlatırdı. Bu, onun ne kadar çok yazı yazdığının bir kanıtı sayılıyordu. 1901 doğumlu Vâ-Nû, altmışlı yılların başında bir kalp ameliyatı için hastaneye yatar. “Bu Dünyadan NâzımGeçti” kitabını henüz kaleme almamıştır ama, tasarısı kafasındadır. Bu kitabı yazmadan terk-i dünya etmek niyetinde değildir. Hastanede, kendisini ameliyat edecek olan Siyami Ersek Hoca’ya ricada bulunur: “Aman Doktor, sakın eliniz titremesin! Daha yazacaklarım bitmedi!” Ameliyat başarılı geçer ve ondan sonra oturup Nâzım’la ilgili anılarını kaleme alır... 1965 yılında yayımladığı “Bu Dünyadan Nâzım Geçti” yazarın otuz dokuz kitabı içinde en çok tanınan ve okunan yapıtı olur. İyi ki, doktorunun eli titrememiş!

ŞAİR HAŞMET: “SİZE KURBAN BEN OLAYIM!”

Eski İstanbul’da kurban pazarı Beyazıt’ta kurulurdu. Köylülerin getirdiği koyun sürüleri burada toplanır, İstanbullular, kurbanlık seçmek için Beyazıt Meydanı’na yollanırdı. Bir bayram arifesinde Beyazıt’a kurbanlık almaya gelenler arasında gösterişli bir kadın da vardı. Bu kadın, Şair Nigâr Hanım’dan başkası değildi... Nigâr Hanım’ı koyun pazarında gören Şair Haşmet hemen yanına gitti ve ona laf attı: - Size kurban ben olayım! Şair Nigâr, Haşmet’e küçümseyerek baktı: - Olmaz! Senin boynuzların çıkmamış. Seni kesmek mekruh olur. Şair Haşmet de hazırcevaplığıyla ünlüydü elbet. Hemen cevabını yapıştırdı: - Devlet hanenizde birkaç gün misafir edin beni, boynuzlarım çatal çatal çıkar