Yayın dünyasında yakın dönemlere kadar “büyük sermayeler” yoktu.  Dolayısıyla yayıncı, yazarlardan, çizerlerden yukarıda duran kimseler değildi. 
Ne zaman ki ülkenin büyük sermaye grupları yayıncılığa el atınca, bu dünyanın kuralları “insani” olmaktan çıktı; birer sermaye işletmesi durumuna geldi. 
Babıali’nin geleneksel yayın dünyasında, edebiyat yayıncıları genellikle yazarlar, şairlerdi. Hatta kimi kapitalist işletmelerin başında da yazar, şair, çevirmen olarak tanınan kişiler bulunurdu.
Edebiyatçıların yönettiği yayınevlerinin yanına, sekreterini arayıp  randevu alarak gitmezdiniz. Yolununuz ordan geçiyorsa, çat kapı gider görüşürdünüz. Yaşar Nabi, Hüsamettin Bozok, Memet Fuat, Hayati Asılyazıcı, Ahmet Payel, Zeki Öztürk, Enver Aytekin, Tarık Dursun K., Aydın Emeç, Cengiz Tuncer, Erdal Öz, Ülkü Tamer... Kapıları her zaman yazarlara, çevirmenlere, ressamlara açık yayıncılardı! Ve bunlar nitelikli kitaplar yayımlayan, bu alanda başarılı kimselerdi.
Seksenli yılların ilk yarısında sermaye çevreleri bir uçtan girmeye başlamıştı. 
Önce çevirmen olarak adını duyuran, daha sonra reklamcılıkta başarılı olmuş bir arkadaşımız, bu alanda kazandığı yüklüce bir sermayeyle yayın dünyasına girmişti. Özellikle yerli yazarları kendi yayınevinde toplayarak Balkanlar’ın ve Ortadoğu’nun önemli bir kültür kurumu haline gelmek istiyordu. 
Buraya kadar her şey güzeldi. 
Kurduğu yayınevine çat kapı uğramak, randevusuz gelmek hemen hemen olanaksızdı! Editörlerle redaktörlerin bir arada çalıştığı salonda birkaç kişiyi oturmuş çay içip söyleşirken gördüğü bir gün hemen eleştirisini yapıştırmıştı: “Havraya çevirdiniz burayı!”
Bir gün de Bekir Yıldız, kitaplarıyla ilgili olarak görüşmeye gelmişti yayınevine. Görüşmeye randevulu gelmişti pek doğal olarak.
Sekreter Harım kendisini karşılamış, bekletmeden patronun odasına yönlendirmiş, görüşmelerini sağlamıştı hemen.
Patronun çalışma odası, sekreterin bulunduğu salona açılıyordu. O kapı açık da olsa, sekreterden habersiz patronla görüşemiyordu yabancılar. Bu da olağan bir durumdu.
Bekir Yıldız görüşme odasına girmeden önce ayaküstü kendisiyle  selamlaşmıştık. Elinde kendi kitaplarını taşıyordu. Patronumuzla görüşmeye geldiğini söyledi ve ben işimin başına döndüm. 
Bekir Yıldiz’ı o karşılaşmadan sonra uzunca bir zaman görmedim. 
Cağaloğlu’nda yeniden karşılaştığımızda aradan haftalar geçmişti.
Yayınevine görüşmeye gelişinin sonucunu merak ediyordum. İlk olarak bunu sordum kendisine.
Üstadın yüzü asıldı hemen! 
“Git yav!” dedi. “Öyle şey mi olur? Devlet katı mı, orası? Devlet katında bile olmaz...”
Bu söylediklerinden ne sonuç çıkacak diye ağzına bakıyordum üstadın.
“Görüşmemiz sırasında iki kitabımı istedi benden, konuştuk, anlaştık... Sözleşme yaptık... Odasından çıktım. Sekreterin yanına vardım, birden aklıma başka bir şey geldi. Dönüp bir iki cümle daha konuşmam gerekiyordu. Sekreter bırakmadı. Şaşırmıştım! Yeniden haber verip randevu almamız gerekiyormuş. O sırada patronunuzun kapısı açık; sekreteriyle konuşmalarımızı işitiyor. Göz göze bakışıyoruz kendisiyle. Sekreter telefonla sordu: Bekir Bey yeniden gelebilir mi? Göz göze bakıştığımız halde, beni çağırmıyor. Sekreterine, gelsin, diyor... Bu durumda sen olsan görüşür müsün?
Gerisin geri yürüyüp çıktım ordan!”
Düşündüm, bir yazar olarak Bekir Yıldız’ın tavrı bana aykırı gelmedi!
Yazarına insanca davranamayan yayıncı para kazanır ama, o yazarı kazanamaz! Yayıncı yazar ilişkisi, sonuçta insan ilişkisidir.