O, dünyaya geldiğinde, memleketi düşman ayağı altındaydı. Köyünün erkekleri toplanmış, düşmanla vuruşmaya gitmişlerdi. Düşman askeri köyün kadınlarına zarar vermesin diye evlerini terk edip dağlara kaçıyorlardı. Kadınların yolu ormandan geçiyordu. Düşman her yerdeydi... O, anasının kucağında, kundak içinde ağlıyordu. Köylü kadınlar korkuyordu çocuğun sesini düşman askeri işitip de peşlerine düşecek diye... Çocuk susmak bilmiyordu! “At bu çocuğu uçurumdan aşağı, kurtulalım şundan!” diyenler vardı. Kadın kollarında ağlayan çocuktan vazgeçmedi. Köylülerinden ayrıldı. Ormanda bir yerlere gizlendi. Çocuk memleketinin ve anasının acıklı haline ağlıyordu sanki... (Büyüdüğünde hep ana ve çocuk resimleri yapacaktı.) Savaş bittince köyün erkekleri geri döndü. İçlerinde babası da vardı. Biraz büyüyünce babası onu okula yazdırmak istedi.Yaşı küçük dediler, okula almadılar. Ama o okulda gördüğü eli kalemli çocuklara pek özenmişti. Babasından kalem istedi, defter istedi. Babası kırmadı oğlunu istediklerini alıp getirdi. Kalemi ilk gördüğünde şaşırıp kaldı, ağaç dalına benziyordu, içini delip uç koymuşlardı. Önce korktu kalemden; yanlış bir şey çizerim diye ödü kopmuştu... Yine de kalemini defterini yanından ayırmıyor, geceleyin onlarla yatıyordu. Anası gündüzleri gergef işliyordu. Anası gergef işlerken durup onu izliyordu. Bir gün bütün cesaretini toplayıp anasının işlediği gibi bir kuş resmi yaptı. Çizdiği şeyin gerçekten kuşa benzediğini görünce kendi de şaşırdı. Yanına bir dal çiçek koydu. Götürüp anasına gösterdi. Anası, “Keşke kız olaydın!” diye hayıflandı. “Şimdi güzel güzel gergef işlerdin, nakış yapardın.” Oysa onun erkek olmaktan yana bir sorunu yoktu. Koşarak sokağa çıktı. Yaptığı resmi arkadaşlarına da gösterdi. Onlar da şaşırıp kaldı... Arkadaşlarıyla kırlara çıktı, ağaçların dallarında ötüşen kuşları çizdi. Ama hep çocuk kalamazdı. Yaşı ilerliyor, delikanlılık çağına adım atıyordu. Gelgelelim bir karanlığın içinde büyür gibiydi. On yedi yaşındaydı, mahpus damına düştü. Takvimler 1937 yılını gösteriyordu. Bursa’nın mahpus damında bir şair ve ressam vardı. Onu alıp yönünü karanlıktan aydınlığa çevirdi koca şair. Delikanlı, aydınlıkta kendini buldu. Resimler yaptı. Ustasının izini sürdü. Onu baba diye belledi. Adı İbrahim’di, soyadı Balaban... Bursa’nın Seçköy’ünden olur.