Mustafa Kemal Paşa Samsun’da karaya çıkar çıkmaz hemen postaneye gitti. Buradan, bazı illerle görüşme yapması gerekiyordu. Geceydi ve yağmur yağıyordu. Bulutlar elektrik yüklüydü, şimşekler çakıyordu. Paratoner bulunmadığı için, telgraf memuru tellerin ucunu toprağa sokmuştu. Postaneyi bekleyen nöbetçi koşarak telgrafhaneye girdi; görevli memuru uyardı: -Mustafa Kemal Paşa geliyor! Memur o anda yerinden kalkarak Paşa’yı ayakta karşıladı: - Buyrun Paşam! - Amasya ve Havza ile hemen görüşmem gerekiyor. - Hava elektrik yüklü, telleri toprağa verdim, sizi görüştürmem imkânsız! Mustafa Kemal görüşmekte kararlıydı. - Muhakkak ki görüşeceğim! Vatanın kurtuluşu bu görüşmeye bağlı. Belki ölürüz, ama vatan kurtulur... Ceketinin cebindeki ipek mendilini çıkarıp maniplenin üzerine koyunca, telgraf memuru çaresiz, tellerin ucunu topraktan aldı, devreye soktu. Memuru yüreklendirmek için, manipleyi tutan elinin üstüne kendi elini koydu. - Sen ölürsen ben de ölürüm!... dedi. Memur ısrarla elini bırakması için ricada bulundu; ama Paşa onun elini bırakmadı. Önce Havza arandı. Karşıdan yanıt geldi. Nöbetçi memur, Mustafa Kemal Paşa’nın adamlarının emir beklediğini belirtti. Paşa, karşı tarafa geçmesi için şifreli bir not verdi Memura. Memur bunu Havza’ya geçti. Karşıdan gelen şifreli yanıta bakarken, öteki eliyle hâlâ telgrafçının elini tutuyordu. Yine şifreli bir şeyler yazarak onu da memura verdi ve Havza’ya ilettiler. Daha sonra da Amasya ile şifreli bir yazışma yapıldı. Görüşmeler bitince, bir “Oh!” çekti Paşa. “Vatan kurtuldu, çok şükür!” dedi. Postanede bekleyen maiyetiyle birlikte çıkıp gittiler. Telgrafçı, olduğu yere çakılıp kalmıştı! Bir süre kendine gelemedi... O, adı efsane gibi dillerde dolaşan Mustafa Kemal Paşa’nın ölüme meydan okuyuşuna tanık olmuştu bu gece! Hâlâ inanamıyordu yaşadıklarına... Oysa kendi hayatını tehlikeye atmadan yalnızca emir vermesi yeterliydi... Öyle yapmamış, kendisiyle birlikte Paşa hayatını tehlikeye atmıştı! Telgraf memuru bu gecenin anısını hiç unutmayacaktı!

TALİHSİZ BİR BESTECİ: NEVESER KÖKDEŞ

Kuşkusuz şanslı bir çocuk olarak dünyaya gözlerini açmıştı... 1904 yılında Çamlıca’da, Paşa babasının köşkünde doğdu... Ne var ki, şansı onu daha dört yaşındayken terk edecekti. Sultan Abdülaziz’in Başmabeyincisi olan babası Hurşit Paşa, o daha dört yaşındayken, II. Abdülhamit tarafından sürgüne gönderildi ve gittiği yerden dönemedi. Babasızlığın acısını yaşayan çocuğa, abisi Muhlis Sabahattin (Ezgi) piyano ve gitar çalmayı öğretti. Musikiye karşı o denli yetenekliydi ki, ilk bestelerini yaptığında henüz on altı yaşındaydı. Yine o yaşlarda Üsküdarlı Mehmet Ali adında bir zabitle evlendi. Ne var ki şanssızlığı bu konuda da yakasını bırakmamıştı: Kocası Çanakkale’ye gönderildi ve orada şehit oldu. Karnında taşıdığı oğluyla dul kaldı. Yalnızca dul kalmadı, ekonomik olarak da zor durumlara düştü. Zaman zaman piyano dersleri vererek geçimini sağlamaya, çocuğunu büyütmeye çalıştı. Eşini yitirmek, yaşamın zorluklarına göğüs germek onda moral bozukluğu yaratmış, hastalanmış, içine kapanmıştı. Yapabileceği tek şey şarkılar bestelemekti. O da öyle yaptı... Türk musikisinin geleneksel kalıpları dışına çıkarak tango, vals müziğinden esintiler taşıyan besteler yapıyordu. O kadar kendine özgü bir havası vardı ki bestelerinin, Tamburi Mesud Cemil Bey, “Neveser Musikisi” diye nitelendirecekti onun yapıtlarını. Ancak bestelerinden para kazanamıyor, dahası düzenlenmesi için cebinden para harcamak zorunda kalıyordu. Bir dönem İstanbul Radyosu’nda piyano çalmışsa da, bu iş onu mutlu etmemiş, ayrılmak durumunda kalmıştı. Kadıköy, Moda’da oturan besteci, 1962 yılında yine talihsiz bir kaza yüzünden kalp krizi geçirerek yaşama veda etti. O gün torunuyla piyano çalışıyordu. Torunu, babaannesinin gösterdiği gibi nota üzerinden çalışmıyor, kendiliğinden bir şeyler çalmaya uğraşıyordu. Torununa kızarak piyanonun kapağını kapatmak istedi Neveser Hanım. Ne var ki, kapak çocuğun eline çarparak onun canını acıtmıştı. O kadar üzülmüş, o kadar üzülmüştü ki bu kazaya neden olduğu için, duyarlı kalbi duruvermişti!