Onun çocukluğu üç sözcükle özetlenebilir: Savaş, açlık, kimsesizlik! Akçaabat’ın (Trabzon) Ahanda köyünde dünyaya gözlerini açmıştı. Babası Ahmet Çavuş, Yemen’den döneli henüz bir yıl olmuştu. Ahmet Çavuş çoluk çocuğunu toplayıp İstanbul’a göç ettiğinde, anasının kucağında meme emiyordu. Ahmet Çavuş’un hayali, Karadeniz uşağının çokça bulunduğu Sarıyer’de inek besleyip sütçülük etmekti. İki inek aldı kendine. Bir zaman çabaladı, hayalini gerçekleştirmeye çalıştı. Ama olmuyor; ineklerden elde ettiği süt geçimlerini sağlamaya yetmiyordu! Bu kez inekleri sattı; çoluk çocuğunu “Gülcemal” vapuruna bindirip gerisin geri Trabzon’un yolunu tuttu. Vapur Karadeniz’in sularını yararak Samsun’a gelmişti ki, Ahmet Çavuş ailesini orada indirdi. Çünkü vapurda karşılaştığı bir arkadaşı onu Samsun’da tütüncülük yapmak üzere ikna etmişti. Sivrisineklerin bol bulunduğu bir köye yerleşerek tütüncülük edip çocuklarını doyurmaya çabaladı Ahmet Çavuş. Gelgelelim orada da daha fazla kalamadılar... Çünkü sıtma hastalığından göz açamıyordu kimse; bu gidişle doyurmak için savaş verdiği çocukları ölüp gidecekti... Ahmet Çavuş Samsun’un içine göç etti. Samsun’un kenar mahallelerinde bahçe kiralayıp sebze yetiştirmeye başladı. O günlerdi işte... Önce Balkan Savaşı, ardından Birinci Dünya Savaşı patlak verdi! Ahmet Çavuş ile on beş yaşındaki oğlu askere alındı. Anası Şakire kadın, bir başına, beş küçük çocuğa bakmak zorundaydı şimdi! Dahası var: Çocukların babasız oluşunu fırsat bilen bir vicdansız adam, onları kulübelerinden dışarı atıp kendi yerleşti! Babasız aile, deniz kıyısında terk edilmiş evlerden birine sığındı! Şakire kadın dağdan odun kesiyor, sırtında indirerek kentte satmaya, parasıyla çocuklarını doyurmaya çabalıyordu! Küçük Hasan o günlerde beş yaşında var yoktu... Anasının ekmek derdiyle çırpınışlarını fark edebiliyordu! Kadın ekmek ardında çırpınırken, bir oğluyla bir kızı açlıktan öldü! Öteki çocuklarını yaşatmak üzere, yazı yabandan ot toplayıp haşlıyor, onlara yediriyordu. Denizin suyunu kaynatıp tuz elde etmeye çalışıyordu. Küçük Hasan o günlerde bir şey keşfetti: Kentin dışındaki mezbahanın altından akan bir derede, atılmış bağırsaklar akıyordu. Dere kıyısında bekleşen aç köpekler bir parça sakatat yiyebilme umuduyla her gün oraya iniyordu. Küçük Hasan bir gün elinde bir kovayla gelip aç köpeklerin arasında bağırsak yakalamaya çalıştı. Hayvancıklar, onu da kendilerinden saymış olmalılar ki, hiç ses çıkarmadılar... Evine bir kova dolusu bağırsakla döndüğünü gören kardeşleri o gün bayram etti! Midelerine ilk kez ete benzer bir şeyler girecekti... Her nedense, sonradan mezbahanın deresine bağırsak atılmaz oldu. O beslenme kaynağı da ellerinden gitmiş oldu. Hasan’ın babasıyla ağabeyi, cephede şehit düşmüştü! Elde kalan çocuklarının da açlıktan öleceğini gören Şakire kadın, götürüp onları Yetimler Yurdu’na (Darüleytam’a) verdi. Kadıncağız kendi de gidip hastaneye yatmıştı. Bir hafta sonra çocuklar hastaneye, annelerini görmeye gittiklerinde, onun öldüğünü öğrendiler! Küçük Hasan, kardeşleriyle birlikte, Yetimler Yurdu’nda on yıl kalacaktı. O, Türk edebiyatına ciltler dolusunca yapıt armağan etmiş olan Hasan İzzettin Dinamo’dan başkası değildi... Yetmişli yıllarda, o ak saçlı ünlü bir yazar, bizler çiçeği burnunda birer yazar adayıyken, Babıali Yokuşu’nda ya da kimi yayınevlerinde zaman zaman rastlaşacaktık... Açlığı hiç unutmamış olmalı ki üstat, yaşlılık yıllarında, Bakırköy, Zuhurat Baba’da, sokaklarda aç biilaç yaşayan kedileri ciğerle doyuruyordu hep.